Geçtiğimiz yüzyılın dünyaya bugünkü şeklini veren siyasi vitrininin belki de en cilalı köşesinde oturan politika yıldızı Winston Churcill, büyük prodüksiyonlu bir biyografik yapım için yansıtıldığı beyazperdeyi dolduracak en büyük isimlerden biri kuşkusuz. Özellikle günümüzde Brexit sonrası Birleşik Krallık’ın politik gündeminin ve toplum içerisinde hareketlenen dinamiklerin farkındalığıyla dönüp baktığımızda Darkest Hour (En Karanlık Saat, 2017) gibi bir filmle karşılaşmamız hiç de şaşırtıcı değil. Hatta öyle ki bu yılın en çok konuşulan, en büyük yapımlarından Christopher Nolan’ın yönettiği Dunkirk (2017) de tam olarak Darkest Hour ile aynı süreci konu edinirken aynı ihtiyaçların hayalini düşleyip aynı safta yer alıyordu.

Başarılı edebiyat uyarlamalarıyla andığımız ve kuşağının en yetenekli isimlerinden İngiliz yönetmen Joe Wright, bu karanlık dönemin içerisinde dar bir süreci çerçeveliyor Darkest Hour’da. Nazi Almanyası’nın işgal güçlerinin artık Kıta Avrupası’nın neredeyse tamamında hızla ilerlediği ve Büyük Britanya’nın hemen kapıdaki büyük tehlikenin gölgesinde acil bir çözüm arayışı içinde olduğu 1940 Mayıs’ına açıyoruz gözlerimizi. İktidarda olan muhafazakâr parti başkanı ve Büyük Britanya başbakanı Neville Chamberlain’in savaş ortasındaki ülkesinin güvenini kaybetmesi ve kriz yönetimindeki yetersizliği sonucu gelen istifa kararıyla başlıyor film. Bu kriz ortamında yerine getirilebilecek tek isim ise; hem üyesi olduğu muhafazakâr partide, hem Kraliyet ailesinde, hem de medyada geçmişteki başarısızlıklarından ve patavatsız dilinden dolayı olumsuz bir izlenime sahip Winston Churchill oluyor. Bu andan itibaren seyircisini tarihte yazılmış Churchill portresine içerden bir bakışla daha samimi bir boyut getirmeyi amaçlayan filmin ana düzlemi ise bu yaşlı adamın bu bir aylık süreç içerisinde tüm ülkenin kalbindeki itibarını geri kazanış mücadelesi üzerinde akmaya başlıyor.

Açık konuşmakta fayda var; bu film, günümüz siyasi gündemi içerisinde ihtiyaç duyulmuş ve ödül sezonunda da varlığını sürdürmek üzere paketlenmiş büyük prodüksiyonlu bir sipariş. Zaten kağıt üstünde, İngiliz toplumunun ortak hafızasında, yakın tarihteki en karanlık dönemin başrolünde yer alan Churchill’in kahramanlaştırılacağı biyografik bir dönem filminden fazlası olmaya yeltenmiyor bile. Ancak filmin de takındığı bu açık konuşma tavrı senaryonun bazı bölümlerinde beklenmedik yerlerde karşımıza çıktıkça filmin kendisine de patavatsız bir kimlik biçiyor. Şöyle ki film, kahramanlaştırmaya niyetlendiği bu adamın tarihte anıldığı katil, faşist, ırkçı, sömürgeci, seksist, savaş suçlusu, işçi düşmanı gibi sıfatlarından tam olarak bihabermiş gibi davranmıyor. Winston Churchill adındaki bu –geçmişinde hatalar yaptığı için gözden düşmüş– yaşlı adamın hemen hemen hiçbir kesim tarafından sevilmediğini açıkça söyledikten sonra ev hâllerinden sempati sağmaya çalışarak aslında sadece doğruları söyleyen bir halk kahramanı imajıyla anmakta ısrar ediyor. Filmin tavrından sakınmadığı bu biraz fazla açıklık, anlatım diline de yansıdıkça her bir bilginin ve gelişmenin altının en az iki kez çizildiği bir tarih dersini dinlemek üzere rehin alınıyoruz. Az önce bahsettiğim sipariş paketine yakışan bir tercihle, geçtiğimiz yıllardan ödül sezonunda adından bahsettirmiş bir diğer biyografik drama The Theory of Everything’in (Her Şeyin Teorisi, 2014) senaristi Anthony McCarten’in imzası bu senaryonun da altında görüyoruz. Tarihi gerçeklere dayanan bu biyografik senaryoların içerisinde, yalnızca vermek istediği anlamı verebilmek adına uydurulmuş piyes tadındaki kurmaca sahnelerle karşılaştıkça McCarten’in imzasını daha da kolay hissedebiliyoruz.

Filmin en makul ama aynı zamanda en beklenilir kararlarından biri ise, tarihin söylem gücü en kuvvetli siyasi lideri olarak anılan Winston Churchill’in kahramanlaşma sürecinde tarihe geçmiş konuşmalarını perdeye nakış gibi işlemeye çalışması. Bunun için üretilen çözüm ise Churchill’in kişisel daktilocusu genç Bayan Layton karakterinin hikâyeye eklenmesi. Günümüz dünyasının aldığı şekli oluşturan, siyaset tarihinin akışını belirleyen o meşhur konuşmaların her bir harfi seyircinin gözünde daktilo vuruşlarıyla ete kemiğe bürünerek kutsanıyor. Kısacası basit amaçlarına basit çözümler bulan Darkest Hourseyircisine “kan, meşakkat, gözyaşı ve terden” başka bir şey vadetmiyor diyebiliriz. Siyasette sözcüklerin gücüyle düşman tarafın katça büyük ordularına meydan okunabileceği, bir millete umut verilebileceği ve kişisel saygınlığın geri alınabileceği üzerine gidiyor. Daha önce yine hemen hemen aynı dönemi konu alan The King’s Speech (Zoraki Kral, 2010) filminde de gördüğümüz sözcüklerin değiştirdiği dünya tarihi kozunu kullanıyor bu yüzden. Ancak, aslında henüz filmin başlarından itibaren belli olan bu tutum, seyircisine takip etmesi için verdiği hikâyenin tatminine ulaştıramadan etkisini kaybediyor. Filmin, konvansiyonel anlatı içerisinde finale kadar sürüklediği kahramanın kitlelere kendini ikna etme çabası son sahneye gelmeden önce hâlihazırda amacına ulaşmış oluyor zaten. Biraz da bu durumun farkındalığıyla finaldeki büyük (ama aslında öncekilerden bir farkı olmayan) parlamento konuşmasını albenisi daha yüksek olan kurmaca bir sahneyle destekliyor. Finalden hemen önce gerçekleşen bu metro sahnesi gerçekten her açıdan unutulmayacak cinsten. Hayatı boyunca Churchill’in tüm söylemlerinde açıkça dillendirdiği nefretin adresinde bulunan her kesimden yurttaşınyanına inerek vatanın içinde bulunduğu zor durum için desteklerini ve fikirlerini istediğini görüyoruz. Bir piyes gibi tasarlanmış bu sahnede halkı temsil eden kağıttan karakterler, Churchill’in merhametinden her daim mahrum kalmış işçi, siyahi ya da kadın yurttaşlardan oluşuyor. Neresinden tutarsanız tutun filmin –her anlamda– zirve noktası olan bu sahne Darkest Hour’u masum bir biyografi olmaktan çıkartıp kahramanının gerçek hayattaki politikasını benimseyen kötü niyetli ama çelimsiz bir propaganda filmine dönüştürüyor.

Filmin henüz başlarında, Kristin Scott Thomas’ın canlandırdığı Churcill’in eşi Clementine Churchill’in ağzından duyduğumuz “Başkalarının da bir gün seni benim gibi sevip, sana benim kadar saygı duymasını istiyorum” repliği filmin genel niyetini kapsayan bir anlam kazanıyor böylece. İncelikten yoksun bir şekilde kaleme alınmış senaryo basbas bağırmayı tercih ederken Churchill’in sömürgeci dilini de benimsiyor. Metnin motivasyonlarının getirdiği noktada seyircisine yalnızca bu adama kendisinin duyduğu kadar saygı duymayı, tarihi sadece kendisinin anlattığı şekilde hatırlamayı ve bilinen tüm kötü yönlerini ufak yaramazlıklar olarak kabul etmeyi dikte eden bir film Darkest Hour. Kimse tarafından sevilmemesine rağmen mecburiyetten başbakanlık görevine getirilen Winston Churchill’in bunun üzerine filmde söylediği şu söz, seyircilerin bu filmi izleme deneyimi için de pekâlâ kullanılabilir: Bu bir hediye değil, intikam.

Paylaş!