Ev kavramı, psikoloji başta olmak üzere birçok disiplinin üzerinde durduğu ve benlik kuramı çerçevesinde incelemesinin gerekli olduğu bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Evden ayrılmanın hem gerçek anlamı hem de bu ayrılığın ortaya çıkardığı metaforik yaklaşımları göz önünde bulundurduğumuzda, anlatı sanatına da birçok yönden katkı sağladığını keşfediyoruz. Geçtiğimiz Ekim ayında aramızdan ayrılan ve sinema tarihine kendine özgü görme biçimleri ile cesur anlatımının izini süren filmler armağan eden Chantal Akerman’ın anne, ev, mesafe ve ayrılık temaları etrafında biçimlendirdiği filmlerinden 1977 yapımı News from Home (Evden Haberler) ve 2015 yapımı No Home Movie, bu kavramı açıklayabilmemiz için bize uçsuz bucaksız bir keşif alanı yaratıyor. Bu alanı inşa eden Akerman’ın deneysel kamerası ise evi cansız bir varlık olma konumundan çıkarıp, nefes alan bir alana ve dahası bağlanma teorisini açıklayan bir yapıya dönüştürüyor. Tüm bunların yanında No Home Movie‘nin Chantal Akerman’ın ölmeden önce çektiği son film olması da ayrılık temasının seyirci konumundaki bizler üzerinde yaşattığı etkiyi sorgulatan bir yapıya da sahip.

Kariyerine kısa metrajla başlayan Chantal Akerman için ana akım anlatı, onun aklında söylenmeyi ve anlam bulmayı bekleyen fikirler için biçilmiş kaftan değildi kuşkusuz. 18 yaşında çektiği ilk kısası Saute ma ville (Patlat Şehri), sinemanın heyecanıyla fikirleri yeni yeni şekillenen genç bir yönetmenin tüm üretkenliğini gözler önüne seren bir öyküyle karşımıza çıkıyor örneğin. Kafasından taşan sinema iştahının gerçeküstü bir resmi diyebileceğimiz kurgusu ve benzersiz çekimleriyle Akerman, daha ilk filminde yapmak istediklerinin bir özetini sunmuş oluyor izleyicilerine. 1974 yapımı ilk uzun metrajı Je, tu, il, elle (Ben, sen, o) ise sinemaya getirdiği bakış açısının cinsiyetler üzerindeki bir manifestosu olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar o kendini feminist sinemanın bir yönetmeni olarak tanımlamaktan kaçınsa da, özellikle Je, tu, il, elle‘de kadın bakış açısına dair getirdiği söylemleri ve yolculuk üzerine akan olay örgüsü ile onun feminist sinemayı biçimlendiren kamerasına şahit oluyoruz. Je, tu, il, elle‘de Je yani Ben ile temsil edilen baş karakter Julie’nin, ona yaşama gücü veren enerjinin ve oluşturduğu kendine ait alanın dışında kalan dış dünyaya başkaldırışı, aslında Akerman sinemasının ortaya koyduğu tek başına kahramanlardan biri yapıyor onu. Bu sözünü ettiğim tek başınalık, yalnız olma hâlinden farklı olarak bağımsız bireyin kendi dünyasını keşfediş ve inşa ediş süreçlerini ortaya koyan bir kahramanlığı betimliyor. Je, tu, il, elle‘de sevgilisini bulmak için yola çıkan baş karakterimizin kurduğu dünyada benliğini yeniden inşa etmesi ve tu (sen) için yazdığı mektuplarla bu dünyanın uçsuz bucaksızlığını betimlemesi, sinemada kadın karakterlerin kendi dünyalarını yaratan baş kahramanlara dönüşmesini resmettiği için oldukça önemli. Kadın karakterlere dair söyleyeceğimiz sözler, filmde Julie’nin eril tahakküme karşı kendini ifade edişiyle anlam buluyor elbet. Ataerkil yapıda görme biçimleri üzerine ifade edilen söylemlerde, kadını savunmasız bir nesne konumundan sıyırıp onun başlı başına bir özne olduğu gerçekliğini gösteren ve bunu yaparken doğrudan birinci tekil anlatımla bu yeri netleştiren Akerman’ın kamerası, kadına dayatılan rollerin bir üstünlük kurma mekanizmasından ileri geldiğini minimal anlatımıyla seyircilere yansıtıyor. Yönetmenin görme biçimleri ve anlatım gücünün dil üzerine etkisi de üzerinde durulması gereken kavramlardan biri. Dilin aslında bir iletişim aracı değil, anlamın oluşturulduğu kültürel bir inşa etme aracı olduğu1 fikri de dilin yansımalarının ne kadar güçlü olduğu hakkında bize fikir veriyor.  Çünkü Akerman sinemasında dilin hikâye iskeletinde ve karakter yaratım sürecinde oldukça önemli olduğunu görüyoruz. Erkek karakter üstünlüğüne karşı başlı başına bir karşı duruş durumundaki öyküler ve karakterlerin izinde, filmlerdeki mekanların da yeni bir dil yarattığını söyleyebiliriz hiç kuşkusuz. Saute ma ville’de tek kişilik bir şölenin mekanı hâline gelen mutfak, Je, tu, il, elle‘de Julie’nin odası, Hôtel Monterey‘de koridorlarında dolaştığımız otel, News from Home‘da sokaklarını gezdiğimiz şehir, Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles‘de Jeanne Dielman’ın evi ve özellikle mutfağı, bu mekanların yarattığı dilin filmler üzerindeki etkisini rahatça gözlemleyebileceğimiz alanlar olarak karşımıza çıkıyor. Jeanne Dielman’ın evi ve mutfağı üzerinde durmamız ise filmin anlatı yapısının sinemayı bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp, hayatla bağını bire bir yansıtan bir ayna konumuna getirdiği için önem taşıyor. Kadına çizilen sınırlar üzerine düşündüğümüzde, bunun yansımasının ev ve mutfak arasına sıkışmış bir çizgiden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü eril sistemde kadına verilen roller, onları dış dünyadan olabildiğince izole edip erkek dünyasında olası bir tehdit konumundan uzak tutmak üzerine geliştirilmiş roller oluyor. Hatta bu üstünlük korkusununun derinine indiğimizde, ailesel ve toplumsal düzendeki sorunların temelinde kadınların bağımsızlığı ve özgürlüğü olduğunu düşünen ve sosyolojik açıklamalar aramak yerine bu sorunların sorumlusunu kadına yüklemeyi tercih eden2 yaklaşımlar olduğuna da şahit oluyoruz çoğu zaman.  Bunun yanında sinema, tüm hayatı mahkumiyete dönüşen kadınların baktığı yerden bakmak için bir pencereye ihtiyaç duyuyor. Jeanne Dielman’ın ve onun yaklaşık üç buçuk saatlik bir kesitini izlediğimiz hayatının da bize tecrübe ettirdiği duygu tam da bu bahsettiğimiz roller ve temalar üzerine oluyor. Mutfağa sıkışmış bir kadının günlük hayatının rutin işlerini bir bir seyirciye aktarıp, bu sıkışmışlık hâlinin kamera açılarıyla desteklendiği Akerman başyapıtı, mutfağı kadın ekseninde konumlandıran toplumsal rollerin bir aynası oluveriyor. Ev çerçevesinde şekillenen hayatların dayatılan roller üzerine etkisi, evin toplum nezdinde konumlandırıldığı yer için de bir anahtar görevinde. Çünkü ev, psikolojide de temsil ettiği noktalarla birlikte düşünüldüğünde, derinlemesine açıklanması gereken ve karakterler üzerine sorgulama yaptıran bir özelliğe sahip. Bu yüzden toplumsal rollere baş kaldırışla birlikte evi konumlandıran yapıya da karşı çıkmanın bu rolleri yeniden biçimlendirmek üzerine oldukça büyük bir etkisi var. Evin hapseden etkisine karşı, oradan ayrılmak gereken bir mekan olduğu gerçeği de bu kimlik yolculuğunda sözünü etmemiz gereken bir eşik. Özellikle psikolojide,  kişinin bağımsızlık yolculuğunun temelini oluşturan bağlanma teorisiyle ilişkilendirilen bu mekan onun çizdiği çerçeveyi sorgulamamız için bize alan yaratıyor.

Bireyin kendi olma ve kimlik kazanma yolculuğunda “evden ayrılma” metaforu bağımsızlık temelinin oluştuğu bir dönüm noktasına denk geliyor. Evden ayrılma durumu psikolojide, anneyle evi eşleştiren bir bağlantının da açıklaması olarak karşımıza çıkıyor çoğu zaman. Dış dünyayla tanışma ve onu keşfediş süreci, kişinin anneyle kurduğu nesne ilişkisinin temelinde birey olma sürecini destekleyen ve bireyin kendi alanını çizmesine izin veren bir dönemece işaret ediyor. Melanie Klein’in ortaya koyduğu Nesne İlişkileri Teorisi’nde bahsedilen çocuk ve anne ilişkisi, bireyin yetişkinlik yaşamında ilerlediği yol üzerine oldukça etkili. Çünkü bebeğin doğumundan itibaren annesi ile kendisini tek parça hâlinde konumlandırması, bu tek parçalığa karşı geliştirdiği tutumu da etkiliyor. Annesinden yeterli bakımı ve maddi-manevi kazancı sağlayan bebeğin, bu tek parçalı bedenden kendini ayırmasıyla gerçekleşen evrede, dış dünyada “iyi” ve “kötü”nün ayırmını yapabilecek ve bu kavramları benliğinde bir nevroza sebebiyet vermeden kullanabilecek bilince kavuşması da gerçekleşmiş oluyor. Bebeğin 0-1 yaş arasında anneyle ilişkisine ve kendini özne konumunda gören bebeğin anne bedeninden ayrılma sürecine dikkat çeken teori, kişinin yetişkinlik dönemindeki davranışlarına da ışık tutar nitelikte. Bu yüzden anneden ayrılıp benliğin farkına varma ve evden ayrılıp kimlik kazanma durumu arasındaki ilişki de bu teoriyle birlikte somutlaşıyor. Klein’in teorisini anneyle ilişki ekseninde değerlendirdiğimizde ise Akerman’ın yazının başında sözünü ettiğim iki filmi önemli bir yer tutuyor. News from Home ve No Home Movie‘nin Akerman’ın kendi hayatına dair tüm detaylarını seyircilerle paylaşan birer günlük olduğunu bile söyleyebiliriz. Tam da bu sebeple bu iki film, aralarında herhangi bir bağlantı olmamasına rağmen birbirlerinin devam filmi gibi ele almaktan da kaçınamadığımız bir yapıya sahip. Filmlerin oluşturduğu bu organik bağ, Akerman’ın kendi hayatından kesitler sunmasının yanı sıra, anne, ev, mekan ve kimlik üzerine çerçevelenen temalar üzerinden aktarılan kesitlere sahne olduğu için de ayrı bir önem taşıyor.

Chantal Akerman’ın kendi şehrinden, evinden ve ailesinden ayrılıp New York’a taşındığı dönemi mektuplar eşliğinde seyircilere aktaran belgeseli News from Home, onun New York’ta yaşadığı dönem boyunca annesinden aldığı mektuplarla ve kendine yabancı bir şehirde gezinen kamerasıyla yeni anlamlar yaratıyor. Bu anlamlar hem yönetmenin dünyasını anlamak hem de onun dış dünyayla kurduğu  ilişkiyi yukarıdaki açıklamalar üzerine temellendirmek bakımından önem taşıyor. Yabancı olma kavramının da devreye girdiği bu yeni şehirde, Avrupa ve Amerika arasındaki kimlik farklı başta olmak üzere, evden ayrılma ve nesne ilişkisinin işaret ettiği dış dünyayla ilişki kurma konuları bakımında mektupları dinlediğimiz ses bantları ve şehir görüntüleri, büyüme ve bağımsızlaşmanın zamansız yapısını resmediyor. Akerman’ın tek başına kendi hayatını kurduğu New York, bir anlamıyla da eril düzene karşı kendi hayatını çizdiği bir mekan hâline geliyor. Amerikan’ın eril tahakkümün en güçlü motivasyonuna sahne olan kara parçası olduğunu düşündüğümüzde o yapıya karşı çıkan Avrupalı bir kadın, kendi kimliğini ele almış bir şekilde bir şehir silütine kendi izini bırakıyor. Bu izi bağımsızlığının peşinden giden ve gerçek hayatı zaman-mekan çerçevesi dışında tekrar biçimlendiren bir belgesel mantığıyla yapıyor üstelik. Gördüğümüz sadece bir şehirden; ya da duyduğumuz sadece bir sesten ibaret değil. Oraya izini bırakmış her insan gibi izlediğimiz görüntüler de Akerman’ın gözünden anlam bulmuş ve ona etki eden şehir atmosferiyle yeniden inşa edilmiş bir New York’u oluşturuyor. Aynı şekilde annesinden gelen mektuplar da şehrin seslerine karışmış ve şehirle birlikte evden gelen haberleri birbirine bağlamış bir aracı konumuna geliyor. Benliğini inşa eden bireyin, dış dünyayla bağlantısını somut bir şekilde evden ayrılma metaforuyla birlikte veren bu seçim, Akerman’ın yönetmenlik yolculuğundaki en mükemmel yapıtlarından birini armağan etmiş oluyor sinemaya. Ayrıldığı mekanla yaşadığı mekan arasında köprü kuran ses bantları, onu dış dünyaya hazırlayan anne figürünün yetişkinlikteki etkilerini ve mekan imgesini de kendine yabancı olduğu yerde yeni bir hayat yaratan bir karakter üzerinden derinleştiriyor böylelikle. Mektuplarda annesinin, Chantal’dan aldığı haberlerle mutlu olduğu vurgusunu sık sık yapması ve yakın zamanda onu tekrar Brüksel’de evinde görmek istediğini belli eden sözleri bu bağın tek taraflı olmadığını, anne ve çocuk arasındaki ilişkinin uzun bir süreçten ibaret olduğunu da yansıtıyor. Evin onu kucaklayan bir mekan olduğu vurgusunun olduğu mektupları okuyan ses, zaman zaman şehir seslerinin gerisinde kalırken; bu ses kullanımı, Akerman’ın dış dünyaya karşı geliştirdiği kimlik oluşturma sürecindeki kararlığlığının da bir işaret oluyor aynı zamanda. Bu açıdan baktığımızda evden haberler vurgusunun aslında dayatılan rolleri reddederek benlik ekseninde yeni bir yol çizme durumuna işaret ettiğini söyleyebiliriz. Tanıdıklık ve yabancılık çevresinde gelişen bu sürecin, New York metrosunda rastladığımız yazılar gibi bizden parçalarla şekillenen bize ait hayatlar olduğuna işaret eden bu anlatım, yönetmenin belgesel tercihinin haklılığını da gözler önüne seriyor.  Bununla beraber Chantal Akerman’ın bir başka yerde kök salma gibi bir duruma getirdiği reddediş de aslında onun dünya ve ev eksenindeki düşüncelerinin kanıtı niteliğinde. News from Home‘un son sahnesinde Manhattan’dan git gide uzaklaşan kamerayla birlikte bizlerin de oradan ayrılışı aslında yönetmenin bir kara parçasına bağlı olmama ve onun kurallarının boyunduruğuna girmeme tercihinin bir yansıması. Bu durum, yaşanan yeri seyyar bir habitat olarak algılama, yani zaman ve uzamı sabit ve dışa kapalı birer yapı olarak değerlendirmeme3 durumuyla anlam kazanan bir yapıya dönüşüyor yönetmenin ve bizlerin gözünde. Böylelikle Akerman’ın yönetmenliğini de biçimlendiren ve sık sık dile getirdiği mesafesizlik durumu, bir terk ediş ya da geri dönüş hâlini almaktan öte mekansız ve zamansız anlatının içinde en önemli olan durumun kimlik keşfi olduğunu gözler önüne seriyor.

Yönetmenin son filmi olma özelliği taşıyan No Home Movie de bu mesafesizlik olgusu üzerine yapılan ve dış dünya kavramıyla eve dönüş kavramının bir sentezini oluşturan anlatısıyla Chantal Akerman’ın izini bıraktığı şehirler gibi onun da bizde iz bırakan filmlerinden biri oluyor. Film, annesinin ölümünden önce Brüksel’deki evinde onunla beraber geçridiği zamanın izinde bizi seyre davet ederken, Akerman’ın yolculukları sırasında annesiyle olan iletişimine de dikkat çekiyor. Yine News from Home gibi belgesel türünde çektiği No Home Movie, belgeselin belirli dönemeçleri diyebileceğimiz yerlerde karşımıza çıkan doğa ve yol görüntüleriyle insan hayatına dair yolculuğun ve doğadaki devinimin bir kanıtı gibi karşımıza çıkıyor. Belgeselde Chantal Akerman’ın annesi Natalia Akerman’la yaptığı konuşmalarda ve dinlediğimiz anılarla biçimlenen sohbetlerinde, annesinin İkinci Dünya Savaşı zamanında göç etmek zorunda kaldığını ve birçok defa yeni bir hayata başladığını öğreniyoruz. Çünkü ailesiyle birlikte göç edişinin ardından ihbar edilerek toplama kampına gönderilen Natalia Akerman’ın oradan sağ kurtulduktan sonra Brüksel’de tekrar bir hayat kurması, bu travmanın ardından şekillenen yaşamıyla dünyada var olma savaşına da dikkat çekiyor. Annesiyle birlikte yaptığı konuşmalardan, News from Home‘da da cümlelerine tanıklık ettiğimiz Natalia Akerman’ın kızına karşı duyduğu sonsuz sevgi ve güvenin bir anne kız ilişkisi çerçevesinde nasıl biçimlendiğine şahit eden sahnelerle baş başa bırakıyor bizi belgesel. News from Home‘dan farklı olarak şehir sesi yerine evin sessizliğini deneyimlediğimiz bu iki buçuk saatlik misafirlikte, annesi ve Chantal’ın zamansız ve mekansız bağlılıklarına yapılan görüntülü konuşmalar evi cansız bir nesne konumundan çıkarıp yaşayan bir üçüncü kişiye dönüştürüyor. Annesiyle birlikte onun eviyle de kurduğu bu bağlantılarda mesafelerin iletişim üstü bir yerde konumlandırıldığında kısalacağını deneyimleyen ve yine yönetmenlik iştahını bir mekanla sınırlandırmayıp kendi çizdiği kimliğiyle yaşatan Akerman’ın heyecanına da tanıklık ediyoruz. Yaşanmışlık olgusu üzerine ev metaforunu anneyle olan ilişki üzerinden konumlandırarak yaptığı çekimlerle anlamlandıran Akerman’ın, şehirde iz bırakan insanlar gibi evde iz bırakan anılar üzerinden sorguladığı bir deneyselliği de yaşatıyor böylelikle bizlere. Evle kurduğu bağlantıyı annesiyle ilişkisi üzerinden açıkayarak bu iki kavram arasında bir köprü oluşturuyor. Bu sefer annesine aldığı haberlerle kendi dünyasındaki haberleri sentezleyen Akerman, evde annesine dair izi olan tüm köşeleri bizlere de gösteriyor. O evin yaşanmışlığına bizleri de davet eden kamerasıyla, News from Home‘da sokakları dolaştığımız gibi Brüksel’de de evin odalarını geziyoruz teker teker. Evden ayrılışın aynı zamanda dünyadan ayrılışla parallellik gösterdiği bir mekan hâline de gelen o evde, annesinin ölümünden sonra tek başına dolaşan Chantal Akerman’ın yaşanmışlıkların izini sürme gayesinin de son filmine kadar tükenmediğine şahit oluyoruz. Sessizliğin arasına karışan yol ve doğa sahnelerindeki rüzgar sesleri ile tek başına savrulan ama yıkılmayan ağaç görüntüsü bize tek başına bir hayat kuran benliğin sınırsızlığını da gösteriyor. Hepsi Chantal Akerman’ın benliği gibi uçsuz bucaksız zihninden perdeye yansıyor.

Chantal Akerman sinemasını bir çırpıda anlatmak ve filmlerini anlamladırmak bir değil birden fazla yazının konusu olabilecek bir derinliğe sahip. Onun filmlerinde de üzerinde önemle durduğu temalara dikkat çekmek, benzersiz sinema dilini anlamak için en iyi yollardan biri oluyor hiç kuşkusuz. Chantal Akerman’ın zamansız yapıtları, anlamlandırmaya çalıştığımız ve kimliğimizi aradığımız dış dünyayı deneyimlemek için bizim de kameramız oluyor.

 

Kaynakça

1 Chambers, I (2005). Göç, Kültür, Kimlik. İstanbul: Ayrıntı Yayınları

2 Collin, F., Kaufer, I (2015). Feminist Güzergâh. Ankara: Dipnot Yayınları

3 Chambers, I (2005). Göç, Kültür, Kimlik. İstanbul: Ayrıntı Yayınları

 

*Bu yazı Psikesinema’nın Mayıs-Haziran 2016 sayısında yayınlanmıştır. 

Paylaş!