André Aciman İtalya’da bir ev düşünürerek başlamış yazmaya. Yazın sıcağında büyük yazlık bir ev… Belli bir zamana ya da belki de bu dünyaya ait değil burası. Mekânın da duyguların da yaşadığı ve her duvarı nefes alan bu ev ona karakterlerini yazdırmış sonrasında. Burada neler olabilir? Kimler yaşayabilir? Kimler tanışabilir? Oliver ve Elio o zaman dâhil olmuş bu tabloya. Call Me by Your Name’de (Beni Adınla Çağır) bir ressam titizliğinde ve duyuların eşliğinde ilerleyen her cümle Oliver’ın da Elio’nun da sesine dönüşüyor. Onların sesi de birbirine öykünüyor aynı zamanda. Bir olan, bütün olan her duygu gibi, her aşk gibi… İz bırakan bir hikâye ne kadar unutulmaz oluyor ve ne kadar kalp kırıyorsa, Call Me by Your Name, seyredeni de okuyanı da o kadar yaralıyor.

Açıkçası filmle ilgili Luca Guadagnino’nun André Aciman’dan miras alarak kurduğu dünyada sinematografiden, müzik kullanımına kadar söylenecek bir dolu teknik muazzamlık var. Lâkin benim bahsetmek istediğim bunların ötesinde. Eserin kalbinde yer alan hissetmek kavramına ait çok güçlü bir koz taşıyor Call Me by Your Name. Bu kozun görsel anlamda ortaya çıkması, karakterlerinin dünyasını ve onların çizgilerini anlayan, sorgulayan ve saygı duyan yönetmenliğin eseri elbet. Aciman’ın o evi ve o evde yaşanacak olanları bir nevi bilinç akışıyla ortaya dökmesi gibi işliyor Guadagnino’nun yönetmenliği. Bizi önce Elio’nun çok sıcak ve çok durgun geçen yazına tanık ediyor. Ailesiyle birlikte İtalya’daki yazlıklarında günlerini okuyarak, dolaşarak ve piyano çalarak geçiren Elio, sanatla iç içe olan bir ailenin üyesi. Beynelmilel bir ortamda dünyanın sınırlarını ezip geçiyor bu genç. Oliver’ın, Elio’nun babasının konuğu olarak bu eve teşrif etmesi, onun için gerçek anlamda yazın başlangıcı oluyor. Tüm duyularıyla ve hissetmenin tüm yanlarıyla üstelik. Kokular, görüntüler, sesler, bu tanışmayla bir anlam buluyor. Bu tanışma iki insanın dünyayı yerinden oynatabilme gücünün bir eseri. Bir bakış ya da bir sözle değişen devirlerin, oluşan akımların ve tüm devrimlerin özündeki o en güçlü kıvılcım esasen. Bu iki karakterin yaşadıklarına sadece bir yaz aşkı penceresinden bakmayı tam da bu yüzden reddediyorum. Zamanları aşan bir iletişimin izleri var çünkü Elio ve Oliver arasında. İki insanın birbirini ilk anladığı andan şimdiye kadar gelen bir iletişim tarihine rastlıyoruz. Filmin yarattığı duyumsama ve bu duyumsamanın yılın sinema olayına dönüşmesi bu uzun çizgiden ileri geliyor. Sanat tarihinin işin içine girmesiyle duyuların altında yatan sebeplerin bir bir ortaya çıkması yine Guadagnino’nun şiirsel anlatımıyla mümkün oluyor böylece. Denizden çıkarılan kalıntılardan kurulan bir temas, piyano tuşlarından dökülen notaların itirazına evriliyor. Filmin temas gücü sinemanın erişebildiği tüm sanat dallarını da bir noktada toplayabiliyor böylece. Karakterler kadar ev de canlı ve ev de şahit oluyor her olan bitene. Elio’nun Oliver’a attığı bakışı o evin duvarları kendi için saklıyor örneğin. O bakışlar sonra bir hatıra olarak önümüze düşecekler çünkü. Belki o kış, belki bir sonraki yaz belki de yıllar sonra Elio hatırlayacak hepsini. Toplumun biçtiği normların ötesinde sadece ve sadece aşk kavramını yaşayabilmemiz için alan açıyor bize hem Aciman hem de Guadagnino. Yaşamak için aşka ihtiyacımız var ve bu aşk için de sonradan sonraya bizler için tasarlanan sınırları ezip geçmemiz gerekiyor. Capcanlı renkler ve kulaklarımıza şahit olabileceğimiz her hissi taşıyan ezgilerle… Bizim yaşamamamız ve bu iletişim ağını devam ettirebilmemiz için Elio’nun tüm bunlarla birlikte evdeki tüm hatıraları toplaması ve hatırlaması gerekiyor. Acı verici olsa da birey olmanın tüm tarihini ortaya koyuyor çünkü o duvarların kayıt tuttuğu her anı. Sanatın işlevi bu noktada oldukça önemli. Yüzyıllar öncesinden gelen bir kalıntının toprakta bıraktığı iz, insanlık tarihini nasıl değiştiriyorsa, insanın kendi ruhunu biçimlendiren her an yaşıyor olduğumuzu o denli hissettiriyor. Bu milattan önce 600’lerde de aynıydı 2018’de de aynı. Guadagnino bu duyuların birbirileriyle kuruduğu ilişkiyi 1983’te anlatmayı seçmiş örneğin.

Filmin kitapla ayrıldığı noktalardan belki de en önemlisi zaman meselesi. Aciman bir yaz vakti İtalya’daki o evin hissiyatını çizerken, Guadagnino bu hissiyatı bir zaman sabitiyle bize sunmayı seçmiş. Bu filmin ritmini belirleyen önemli etkenlerden biri. Çünkü müzik kullanımındaki seksenler etkisi ve bunun filmin izleğine yaptığı katkı göz ardı edilemez. Call Me by Your Name bir anlamda müziğin dilini aşkın diliyle birleştiren bir anlatı yapısına sahip çünkü. Şarkı söyler ya da dans eder gibi gelişiyor her şey. Hem çok estetik hem de birdenbire gerçekleşen bir tutkuyla. Tam da seksenlerde tüm renkleri bir arada duyumsayabildiğimiz şarkılar gibi. Elio ve Oliver’ın birbirleriyle geçirdikleri zaman, unutulmayan şarkıların tekrar tekrar dinlenmesinden doğan hazza benziyor. O şarkının bitecek olduğunu biliyoruz, ama etkisini her an kanımızda hissediyoruz. O sözlerin ne anlama gelebileceğini de bizden başka hiç kimse bilmeyecek. Elio bunun farkında olmasına rağmen şarkının bitmeyeceğine duyduğu çocukça kırılganlıkla ilerliyor her seferinde. Telaşla, heyecanla ve tüm bunlara tezat bir durgunlukla. Onda hislerini yeni yeni keşfeden bir gencin öğrenme güdüsü var. Yaşamın temel gereksinimlerini öğreniyor o yaz Elio. Ve o yaz büyüyor. Büyümenin gerçekten acı verici olduğunu ona bu deneyimi yaşamadan kimse anlatamaz. Hiçbirimize anlatamadılar zaten. Call Me by Your Name’in sinemasal anlamda bir temas mucizesi olmasının örneği burada saklı. Filmlerde aklımızdan çıkmayan sahneler, unutamadığımız diyaloglar olmuştur hep. Ama her anı bir yerlerden tanıdık gelen ve bizi daha önce keşfetmediğimiz bir duygumuzla tanıştıran filmler çok sık karşımıza çıkmıyor. Luca Guadagnino Call Me by Your Name’de bunu başarıyor. Söz gelimi Elio’nun uzaklara daldığı anları düşündüğümüzde kendi anılarımızdan o anılarda yaşayan Oliver’ı bulup çıkarıyoruz. Belki biz de o anılardaki “o” Oliver’a kendi ismimizle sesleniyoruz. Adım atamayacak olduğum bir an annemi arayıp olduğum yere gelebilir mi diye sorduğumu dün gibi hatırlıyorum. Bunun aynısını filmde görmek, Elio’nun yazına ortak olmanın ötesinde bir güç. Aynı şeyleri aynı şekilde yaşayamayabiliriz elbet ama bu kolektif yaşanmışlıkları sinema dilinde aksettirebilmek bir filmin sahip olduğu en büyük başarılardan biri. Elio’nun babasının finalde yaptığı o konuşma ve o tiradın içindeki tüm yaşanmışlıklar gibi bir etkiye sahip bu dilin gücü. İmrenmenin, hayal kırıklığının, üzülmenin, umudun bir anda bir arada olabildiği büyülü anlardan biri o sahne. O koltukta Elio ve babasından sonra oturup o kitapların arasında kendimize düşünmek için yaşama alanı yaratabileceğimizi söyleyen bir iletişim anı… Belki hiçbirimiz Elio kadar şanslı değildik ve sonunun ne olacağını göremediği bir unutulmazlığa şahit olmak onun payına düşen en büyük hediyeydi.

İnsanlığın dünden bugüne getirdiği, yeniden var ettiği tüm duyguların birleşiminden çıkan karakterlerin yeri, zamanı, dünyayı hiçe sayan benliklerinden oluşuyor Call Me by Your Name. Dünya yansa umrumuzda olmayacak bir aşk bu. Gelgelelim o dünya yanıyor zaten. Elio’nun baktığı şöminede hepimizin içinde taşıdığı yükler de bir bir yanıyor. Artık adımızın sadece bize ait olmadığı, adımızda geçmişten bize seslenen her şeyin ve herkesin izinin olduğu ve tüm bu izlerin içimizi yakarak bizi büyütmek zorunda olduğu gerçeğiyle izliyor Elio şömineyi. Ona sesleniyorlar, bakmıyor. Bakamaz, çünkü Elio’nun dünyası kendi duyularının ateşiyle yanıyor.

Paylaş!