Fatih Akın kariyerinin başından beri yetiştiği coğrafyanın ve kendi neslinin kimlik oluşturma çabasının tezahürünü sunmayı amaç edinen bir yönetmenliğin izinden gitti. Almanya’daki göçmen ailelerin Türkiye ve Almanya arasında kalmış çocuklarının oluşturduğu bu yeni nesil, iki ülkenin insanlarının kimliklerine dair sosyolojik bir tablo ortaya çıkarıyordu. Kültürü, eğitimi, dili içine alan bu tablo bu nesle sınırların ve milliyet kavramının üstünde bir bakış sağlıyordu. Bu bakışı sinemayla izleyicilere çevirmek Fatih Akın’ın filmlerinin temalarına da paralel giden bir yapı oluşturdu. İletişimi merkeze alan ve ülkelerin arasındaki köprüyü yarattığı sinema diliyle kurmak isteyen Akın, Im Juli.’den (Temmuz’da, 2000) Gegen die Wand’a (Duvara Karşı, 2004) ve Auf den anderen Seite’a (Yaşamın Kıyısında, 2007) benzer bir rota çizdi bu sebeple. Akın’ın son filmi Aus dem Nichts (Paramparça), odağına aldığı nokta itibarıyla da milliyet, ülke ve sınırlar bağlamında bıçak sırtı bir konuya odaklanıyor.

Hamburg’da yaşayan Katja ve Nuri Şekerci çifti, ilkokul çağlarındaki oğullarıyla birlikte mutlu bir hayat sürüyorlar. Filmin başındaki amatör kamera kayıtlarından anladığımız kadarıyla Nuri Şekerci’nin uyuşturucu ticaretiyle ilgili bir geçmişi var. Hapiste yattığı sırada Katja’yla evlenen Nuri, sonrasında tüm geçmişini arkasında bırakarak tabiri caizse beyaz bir sayfa açmış hayatına. Danışmanlık bürosunda hem muhasebe işlerini yürütüyor hem de mahkeme işleri olan göçmenler için çevirmenlik yapıyor. Maddi durumları, hayat standartları ortalamanın üstünde olan bu aile için her şey mükemmele yakın. Ta ki Nuri Şekerci’nin bürosu bombalanana dek. Nuri ve o gün büroda olan oğlu patlama esnasında hayatlarını kaybediyorlar ve bu patlamanın sorumlularını bulup adalete teslim etmek, Katja’nın şahit konumunda olduğu bir süreci beraberinde getiriyor. Filmin üç parçaya ayrılan yapısı bizler için de bir harita görevi görüyor bu noktada. Patlama ve faillerin yakalanmasına kadar geçen süreci “Aile” başlığı altında toplayan Akın, Şekerci ailesi ekseninde Almanya’daki çok uluslu yapı hakkında da örnekler sunmayı amaçlıyor. Lâkin bu noktada, aynı bir dava dosyası gibi başlıklar altında incelenen hikâye belirli örnekler sunup kişileri ve durumları karikatürize etmekten öteye gidemiyor. Katja’nın yolculuğuna odaklanacağımız kesin; ama onun çevresindeki herkesin bu farklı kültür ikiliğine hizmet edercesine parodileştirilmesi konunun derinliğini sarsıyor. Alman gelininden neredeyse nefret eden kayınvalide ile Kürt damatlarını yıllar sonra bile suçlamaya hazır Alman aile, nefretlerinin nedenselleştirilmediği bir düzlemde ailenin “kötü” damarları olarak karşımıza geliyorlar. Bu durum ne Almanya’daki göçmenlere karşı gelişen bakış açısını ne de aile yapısının muhafazakârlığını sunuyor bize. Ortada kutsal aile denilen bir kavram olmaması ve iki ülkeyi de belirli sterotiplerle elemek Şekercilerin sadece sevgi bağıyla birbirlerine tutunmasını ortaya çıkaran bir gösterge gibi durabilir; ama filmin hikâye çatısına hiçbir şekilde hizmet etmeyen bu ailevi meseler, soruşturmanın Nuri’nin geçmişine takılı kalması gibi ayrıntılarla zaman kaybı yaratıyor. Bunun yanında, birden aile ekseninden elini kolunu çeken hikâye, şüphelilere odaklanmaya başlıyor. Katja’nın bir anda aklında beliren neonazi şüphesine yoğunlaşmadan önce Nuri’nin geçmişini didikleyen emniyetin ısrarla bunun üzerinde durması hâlâ aşılamayan bir ayrımcılığın ve güvensizliğin sonucuyken, faillerin neonazilerden çıkması sonrasında üstü kapalı gösterilen bu ayrımcılığın unutulması, Katja için olduğu kadar seyirciler için de kafa karışıklığına neden oluyor. Filmin ikinci kısmı “Adalet” de faillerin bulunmasının ardından başlıyor. Bununla birlikte, üç bölümün de başında gördüğümüz kamera kayıtları filmin nefes aldırıcı unsurları olurken, bağlamdan kopmamamız için bize yol gösteren birleştirici parçalar olma görevini görüyorlar. Katja’nın eşi Nuri ve oğluyla birlikte çektiği bu aile hatıraları, üç kişinin hayata tutunma motivasyonlarını da bizlere yansıtarak, onların ailesine dahil olduğumuz alanları yaratıyor. Çekirdek bir ailenin sakinliğinden, toplumu sarsan dinamiklere bakış attığımız bu kayıtlar, aile zemininden çıkıp devlet politikalarına uzanan yolun da habercisi olma gayesinde.  Bizim asıl meseleden kopmamamızı amaç edinen bu yapı aslında Fatih Akın’ın kendisi için bir hatırlatıcı görevi de görüyor.

Fatih Akın, Aus dem Nichts’dekine benzer bir anlatıyı 2007 yapımı Auf den anderen Seite‘ta da denemişti. Filmin “Yeter’in Ölümü”, “Lotte’nin Ölümü” ve “Diğer Taraf” olarak ayrılan kısımları, izleyeceğimiz hikâyenin zorlu bir süreç olacağını bize başta haber veriyordu. Umuda dair bir şeyler bulmak için değil, umudu kaybetmiş karakterlerin sonsuz bir karanlık içinde nasıl yol alacağını görmek için ara başlıklardı bunlar. Bizi gerçeğe bir parça daha yaklaştıran bu müdahale, acıyı yaşamayı bir kenara bırakıp, yeni dünya düzeninde sıradanlaşan acıların üzerine gitmemiz gerektiğine dair de söylemler üretiyordu. Biçim olarak Auf den anderen Seite’ı oldukça andıran Aus dem Nichts, hikâyesini belli başlıklar altında toplayarak ailenin, adaletin, umudun olmadığı bir ortamın portresini sunmayı amaç ediniyor esasen. Bunları kavramların içinin boşaltıldığı ya da sorgulamamız gerektiği için mi yapıyor, orası meçhul. Çünkü Aus dem Nichts’te, ölüm kelimesi gibi bir anda gerçekliği yüzümüze vurulan kavramlarla söylemini de cesur bir şekilde ortaya koyan Auf den anderen Seite’tan daha farklı işliyor Akın’ın yönetmenliği. Güvenli sulardan dışarı çıkmayan ama hâlâ lafını sakınmadığını da gösteren bir yönetmenle karşı karşıya kalıyoruz aslında. Mahkeme sürecinin görüldüğü ikinci kısım, bu güvenli suları bir nebze terk ediyor. 2000-2007 arasında neonazilerin işlediği cinayetlerin merkezde olduğu davalar, filmin ikinci kısmının da ana meselesi oluyor. O davalara dönüp baktığımızda, Almanya’da yaşayan farklı milletlerden insanların aynı Nuri Şekerci örneğindeki gibi öldürüldüğüne şahit oluyoruz. Gerçek olaylarla geliştirilmiş hikâye, yakın tarih açısından bizlere de ışık tutar nitelikte. Çünkü adalet sisteminin bireylerin kendilerini savunma ekseninde nasıl yaralar açabileceğine dair bir tablo çıkıyor ortaya. Faillerin eldeki kanıtlara rağmen istenilen cezayı alamaması, gerçek davalardaki “failin bu suçu işleyecek kişilikte olmadığı”na ilişkin savunmaları hatırlatıyor. Irkçılığın izlerini spot ışıklarıyla aydınlatmış şekilde yansıtan mahkeme sahnelerinin hem dil hem de görüntü yönetmenliği açısından oldukça vurucu olduğundan bahsetmek gerek. Gel gelelim bu noktada bile anlaşılmama korkusuyla sterotiplere başvuruyor Akın. Davalı tarafın avukatının görünüşünden, davalı ve davacı tarafların savunmalarına kadar birçok klişeyi beraberinde getirerek zaten örneği defalarca görülmüş ve kamuoyuyla paylaşılmış gerçek davaların işleyişine dair ipuçlarından bizleri mahrum bırakıyor.

Filmin üç bölümünde de göstermeyi amaç edindiği karanlığı, iyi ve kötüyü anlamamız için tez ve anti-tez sunarak ilerleten anlatı yapısıyla baltalayan Akın, filmin son bölümü “Deniz”de de ilk iki bölümün kaçınılmaz sonunu yaratıyor. Ailenin ve adaletin yokluğunda bunların savunculuğunu eline almak durumunda kalan Katja’nın yolculuğu, filmin gidilecek bir yer olmadığı tezini de kanıtlamış oluyor. Fatih Akın, gün geçtikçe karanlıklaşan meseleleri dile getirirken birçok konudan aynı oranda bahsetme gayretine düştüğünden olsa gerek, filmin temel meselesini basitleştirirken durumun vahametini de gölgeliyor Aus dem Nichts’te. Tüm bunlara rağmen yakın tarihe tekrar göz atmamızı sağlayan hikâyesi, uluslararası alandaki başarısı ve Diane Kruger’in harikalar yarattığı performansıyla yılın izlenmesi gereken filmlerinin başında geliyor Aus dem Nichts.

Paylaş!