A fost sau n-a fost? Orada (bir devrim) oldu mu, olmadı mı?

Corneliu Porumboiu’nun ilk uzun metrajı A fost sau n-a fost?’un (Bükreş’in Doğusu, 2006) merkezinde ve aynı zamanda Rumence isminde ikamet eden soru bu. Romanya devriminin nihayet gerçekleştiğini müjdeleyen 22 Aralık 1989 gününde, daha kesin olmak gerekirse, rejimin başının üstüne çöktüğü Nikolay Çavuşesku’nun ülkeyi terk ettiği 12:08 sularında, Vaslui’de neler yaşanıyordu? Moldova sınırı yakınlarındaki bu elli bin nüfuslu şehir, devrimin neresindeydi? Orada bir devrim var mıydı, yok muydu? Devrimden on altı yıl sonra, yeni bir Noel arifesine hazırlanan Vaslui’deki yerel televizyon kanalının haber stüdyolarına sırayla oturan ahali, bu sorunun ve etrafındaki tevatürün peşinden sürüklenir.

Bu ilk filmden sekiz yıl sonra Porumboiu –belki Când se lasã seara peste Bucuresti sau metabolism (Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma, 2013) ile açtığı bir meta-sinema parantezini kapatmak için– aile arşivine dalar ve oradan değerli bir parçayla çıkar: 3 Aralık 1988 tarihinde oynanmış Steaua-Dinamo maçının (Romanya’daki adıyla Eternul Derby, yani Ebedî Derbi) görüntülerini içeren bir kaset. VHS teknolojisinin mirası olan karlı görüntüler, sahayı kaplayan beyaz örtüyle kafiye yapar. Artık saha beyazdır, perde yeşil. Ve perdede işitmekte olduğumuz iki sesten biri Romanya sinemasının en büyük yönetmenlerinden birine, diğeriyse en büyük hakemlerinden birine aittir: Corneliu ve Adrian Porumboiu.

Steaua ve Dinamo kadrolarına göz gezdirdiğimizde, birkaç yıl içinde ülke futbolunu zirveye çıkaracak altın jenerasyonun işaretlerini görebiliriz. Ne ki futbol tarihindeki en mahir sol ayaklardan biri bile o sahada bir ikindi hayaletine dönüşüverecektir. Adrian’ın sesi, yirmi yıl yaşlanmış bir hafızayla yüzleşmek durumunda bırakılmış bıkkın bir adamın sesidir. Oğlu ona Dimitri Şostakoviç’in futbol için yaptığı “kitlelerin balesi” benzetmesini hatırlatmaya kalkar, Gheorghe Hagi’nin sol ayağıyla aynı sahayı paylaşmanın nasıl bir his olduğunu sorar. Adrian, oğlunu ya da Şostakoviç’i anlayabiliyormuş gibi görünmez; yeknesak bir sesle ansiklopedik bir bilgiyi yankılar, Çavuşesku’nun getirdiği transfer yasağı nedeniyle yurt dışına çıkamayan Hagi’nin o günlerde bir tür esaret altında yaşadığını söyler. Maçın o gün orada oynanıp, o gün orada sona erdiği konusunda ısrarcıdır. Oğluna kibarca ‘buradan bir film çıkmaz’ demek ister gibidir. Corneliu ise “golsüz eşitlikle biten bir mücadelenin” seyrinde, diğer filmlerini anımsatan bir şeyler bulur: “Tıpkı benim filmlerim gibi. Uzun sürüyor ve hiçbir şey olmuyor.”

Eternul Derby tarihinde en fazla maça çıkmış hakeme oğlu tarafından yöneltilen sorular, iki nesil arasındaki bir diyalog çabasının ötesine geçer. Aynı anda hem coğrafyanın geçmişine hem de sırtındaki bu yükün altında hantallaşan Romanya devletinin bugününe dair sorulara dönüşür. Corneliu zaman zaman bir sorgu polisi rolüne bürünse de, Adrian bu üslup karşısında en ufak bir tereddüt göstermez ve bu bakımdan Politist, adjectiv’de (2009) gördüğümüz polis şefine yaklaşır. Birinci Lig’de henüz altı maç yönetmiş bir “hiç kimse” iken bir Steaua-Dinamo maçına atanmasını ve bugün Vaslui’nin en varlıklı insanlarından biri olmasını neye borçlu olduğunu anladığınızı düşünürsünüz. Oğlunun ona derbiden önce aldığı ölüm tehditlerini hatırlatması ve o gün kartına çok fazla başvurmamasında bunun bir payı olup olmadığını sorması da işleri değiştirmez.

“Korkmuyordum. Steaua ordunun takımıydı, Dinamo ise Securitate’nin. Ordunun ve gizli teşkilatın hakkınızdaki her şeyi bildiğini bilirdiniz, bunun için ülkenin en iyi hakemi olmanız da gerekmiyordu zaten. Sadece bir fark vardı: Eğer bir gün beni bir şey yaparken yakalasalardı, hayatımın geri kalanını bir hakem olarak değil, onların bir kölesi olarak geçirecektim.”

Al doilea joc, 2014 yılında Berlinale’nin Forum bölümünde izleyicilere bir belgesel olarak sunuldu. Gelgelelim, uzun planlar üzerine kurulmuş Porumboiu sinemasına “davetsiz” birkaç kesme hediye etmeyi bile becerdi. Zira seksenli yılların Romanya devlet televizyonuna, oyun içindeki her sert müdahale ya da oyuncular arasındaki her küçük gerginlik sırasında görüntüyü oyun alanından alıp tribündeki seyircilere kesmesi emredilmişti. Kurallara itaat etmeyen bir futbolcunun imgesi, pekâlâ, devrimci bir imge sayılabilirdi. İki “yoldaş” arasındaki münakaşa ise, televizyon ekranlarına uygun olmayan bir müstehcenlik içeriyordu.

Romanya sinemasından, her yeni filmde, devrilen bir diktatörün şerefine tertip edilmiş ortaçağcıl bir kutlamayı resmetmesi beklendi. Rejimin Temeşvar’da başlayıp Bükreş’te biten bir haftalık çöküşünün evrensel bir politik durumu yankılamakla beraber, onu diğer Doğu Bloku ülkelerinden ayıran “kanlı” bir mizansen ile iç içe geçmesinden belki – bu yüzyılda çekilen bir Şili filminin Pinochet’den bağımsız düşünülemeyeceği gibi, bu coğrafyadan gelen filmlerde de Çavuşesku’yu arayıp durdular. Tüm bu filmlerin, tüm bu yazıların bir yandan da Çavuşesku’yu anlatıyor olması sıkıcı, evet. Bununla birlikte, Romanya’da aile tarihlerine ya da kişisel tarihlere ilişkin her sorgunun, sonunda aynı büyük sorulara çıkması da kaçınılmaz. Devrim sırasında neredeydiniz? Devrimin neresindesiniz? Orada bir devrim oldu mu, olmadı mı?

Cem PEKDOĞRU

Paylaş!