25. Adana Film Festivali, daha önceki birçok festival gibi sona ererken, sinemanın zaman zaman tekdüzeleştiğine dair oluşan karamsar tabloyu programındaki bazı filmlerin nitelikleriyle bir nebze olsun dağıttı. Birbirinden ayrı coğrafyalardan gelen farklı deneyim düzeylerine sahip yönetmenlerin çok farklı özelliklere bezeli eserleri sinemayı neden bu kadar sevdiğimizi ve bu sevginin her zaman taze kalacağını tekrar hatırlattı.

Festivalde izleme şansı bulduğum filmler arasında en çok etkilendiğim yapım Güney Koreli yönetmen Lee Chang-dong’un Cannes’da Altın Palmiye için yarışan yeni filmi Beoning (Şüphe, 2018) oldu. Yönetmen daha önceki filmleriyle rüştünü çoktan kanıtlamış olsa da, bu son filminin yeni bir anlatı ihtimalinin peşine düşmesiyle ve bunu başarmasıyla daha üst seviyede bir film olduğunu söyleyebiliriz. Yazar olma hayali kurup ilk romanı üzerinde çalışırken, yarı zamanlı olarak hamallık yapan genç bir adamın, tesadüf eseri çocukluk yıllarında aynı semtte oturduğu genç bir kadınla tanışma başlayan sürece odaklanan Beoning, klasik ve meta anlatı biçimlerinin arasında sürekli gidip gelerek, bu iki yaklaşımın arasındaki sınır çizgini muğlaklaştırarak, filmin izleğini ana karakterinin yazar olma süreciyle ya da bu konuda duyduğu hevesle müthiş bir şekilde örtüştürüyor. Son zamanlarda izlediğimiz, çok farklı bir biçimde de olsa ana karakterinin zihnine girme hissini seyirciye yansıtmayı başaran You Were Never Really Here’ın (Asla Orada Değildin, 2017) yaptığını, bambaşka bir şekilde yazma edimiyle birleştirerek sinemada yeni bir anlatı motifi ihtimalinin varlığını kanıtlıyor yönetmen Chang-dong.

Sinemanın geleceğine dair ikinci umut veren film ise sinemanın yaşayan en büyük yönetmeni olduğunu kolaylıkla iddia edebileceğimiz 87 yaşındaki Jean-Luc Godard’ın elinden çıkma. Le livre d’image (İmgeler ve Sözcükler, 2018) isimli yeni makale filminde Godard, dünya ve sinema tarihinden birçok görüntüyü hem deforme ediyor hem de kronolojik bir akışı tamamen reddederek ortaya insanlık tarihinin bu günkü hâline gelmesinde rol oynayan olay ve süreçleri kompakt bir biçimde seyirciye sunuyor. Bunu yaparken de, ilerleyen yaşına rağmen her zamanki muhalif duruşundan bir an bile ödün vermiyor. Sistemin dışında konumlanan politik bir söylemin konvansiyonel bir anlayışla sinemaya aktarılmasının yeterli olamayacağının kanıtı olarak da değerlendirebileceğimiz Le livre d’image, Godard gibi bir sinema aklının hâlâ 60’lardaki heyecanını ve tutkusunu kanıtlaması ve içeriğe getirdiği yenilikçi yorumlarıyla son derece ilham verici bir makale film.

Adana Film Festivali Ulusal Uzun Metraj yarışmasında yer alan kimi filmlerle de Türkiye sineması adına hâlâ umut olduğunun altını çizdi. Ülke sinemamızın endüstriyel kanadı iyiden iyiye kalitesi sanatsal değeri tartışmalı (ya da tartışmasız) komedi filmlerin işgaline uğramışken, arthouse cephede de geniş bir çeşitlilikten söz etmek mümkün değil. Kendi sinemasını inşa etmiş tecrübeli yönetmenleri bir kenara koyacak olursak, genç sinemacıların sıklıkla otobiyografik ögelerle bezeli, mevcudu mümkün olan en gerçekçi üslupla perdeye yansıtmaya yönelik tutkusu zaman zaman olumlu sonuçlar verse de genele bakıldığında ciddi bir tekdüzelik sorunu kolaylıkla görülebilir. Banu Sıvacı’nın ilk film Güvercin, bu türden bir sinema yaklaşımının başarılı bir örneği olarak yarışmada dikkat çekiyordu. Programda farklı bir sinema anlayışının peşine düşen Emre Yeksan’ın Yuva‘sı ve Burak Çevik’in Tuzdan Kaide‘si için ayrı bir parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Bu iki filmde, Türkiye’de film üretme pratiklerini tamamen dışına çıkmış, konvansiyonelden uzaklaşma amacı güden filmler olarak farklı bir noktada duruyorlar. İki yönetmenin de çok riski projelerin altından kalkarak zor bir iş başardığını da söyleyelim. Özellike Yuva‘nın yarışmadaki en iyi film olduğunu düşündüğümden, bu başarının benzer arayışların peşinde olan yönetmenlere cesaret vermesini umuyorum.

 

 

Paylaş!