Ich war zuhause, aber l Evdeydim, Ama

Berlin Film Okulu hareketinin kurucu üç şövalyesinden biri olan Angela Schanelec’in son filmi Ich war zuhause, aber, anlatıların ölümünü ilan eden postmodernizmin sözcülerinden biri adeta. Film bir olay örgüsünden çok, karşılaşmaları ve enstantaneleri takip ederek, medyumun kendisi ve sınırları üzerine düşünüyor. Önceki filmlerine nazaran, bu sefer izleyiciden daha aktif bir katılım bekleyen Schanelec, önümüze “bir süre ortadan kaybolduktan sonra, eve geri dönen oğul”dan başka dramatik bir öge koymuyor. Bir tarafta, geri gelen oğulla birlikte her şeyin yoluna gireceğini düşünen, ama duygusal gelgitler yaşayan anne; diğer tarafta da bir grup öğrencinin sınıfta sergilediği Hamlet oyunu var. Ancak paralel devam eden bu iki kol, Schanelec’in fikir yürütme pratiğini kolaylaştırmak için kullandığı aracılardan başka bir şey değil elbette. Schanelec, karakterleri vasıtasıyla aktörlüğe ve sanata dair argümanlar ortaya atarken, mizahı da es geçmiyor ve tutturduğu müstesna kıvamı bu alana da yediriyor. Bir köpeğin tavşanı kovalayıp yakaladığı ve avını getirdiği eve bir eşeğin girdiği absürt bir sahneyle açılan film, eşeğin ayakucunda uyuyan köpekle sona eriyor ve eve dönen evlat ile eve giren eşek imajları, ekranda olmasa da algı düzeyinde üst üste biniyor. Kameranın mesafeli konumu ve tiyatro oynanan sahnelerin yabancılaştırıcı yapaylığı ise Jean-Marie Straub ile Danielé Huillet ikilisinin beraber çektiği filmleri ve Jacques Rivette’in Out 1, noli me tangere (1971)’sinin ilk parçasını anımsatıyor. 

Ich war zuhause, aber’in epey cesur bir iş olduğunu görmemek imkansız. Başından sonuna kadar risk üstüne risk alan Schanelec’in bu seyri zor eseri, herkese göre değil belki, ama olağanın sınırları dışında küçük bir gezintiye çıkmaktan çekinmeyenler için, ortada zihin açıcı ve heyecan verici bir deneyim olduğu kesin.

The Mountain l Dağ

1950’lerin Amerika’sını kendine fon belleyen The Mountain, lobotomi uzmanı Doktor Wallace ve onun genç fotoğrafçısı Andy ile ilgileniyor. Yönetmen koltuğundaki Rick Alverson’ın, mat renklerle oluşturduğu bir evreni bolca sessizlik anıyla doldurup, durağan bir stil yaratmaya teşebbüs ettiği film, Andy ile açılıyor. Birlikte yaşadığı baskıcı babasının ölümünün ardından, babasının arkadaşı Wallace’ın teklifini kabul eden genç adam, onun vaka fotoğrafçısı olarak, akıl hastaneleri arasında mekik dokumaya başlıyor. Hikayenin çatışması ise, Andy’nin akıl hastanesindeki annesine lobotomi yapan doktorun da Wallace olması üzerinden yaratılıyor. Film ilerledikçe Andy, şahit olduğu, hastaları “zararsız” hale dönüştürme sürecini, misliyle kendi iç dünyasına yüklüyor. Wallace’ın son hastası Susan’ın hikâyeye dahil olmasıyla Andy, hem biriken öfkesini içinde tutamaz oluyor, hem de bir felakete doğru yuvarlanıyor. The Mountain, kağıt üzerinde ilginç bir fikre sahip olsa da, “olan” değil “-mış gibi yapan” ve bir nevi poz kesen bir film olarak kalabiliyor son kertede. Alverson’un her adımı aşırı planlı rejisi, sahneleri “Bakın ben bir şeylere referans veriyorum ve şu an bir eleştiri yapıyorum” tuhaflığına bürüyor çünkü. Almanca ve Fransızca konuşmalar, çift cinsiyetlilik, buz pateni, New Age bir tarikat gibi ayrı telden çalan görüntülerin ve rahatsız edici olmak için ekstra uğraşan müzik kullanımının, filmin içine inorganik bir biçimde istiflenmiş olması, kendini kanıtlamaya çalışan bir yönetmenin, yerini bulamayan çabaları olarak göze batıyor. Aksayan bir diğer nokta da, filmin seyirciyi lobotominin kötü bir uygulama olduğuna ikna ettiğinden emin olmaya çalışması. Perdeden taşan mukavva karakterler ve bıktıran didaktik anlatı tonunun nedeni, her bir mizansenin iknayı hedefleyerek kurulmasında yatıyor. Alverson’un değişik bir hikayeyle ilgi avına çıktığı The Mountain, Jeff Goldblum, Udo Kier, Denis Lavant gibi kalbur üstü oyunculardan oluşan kadrosuna rağmen, kendini olduğundan başka bir şey olarak satmaya çalışan bir aldatmaca olmaktan öteye gidemiyor. 

Paylaş!