High Life

Claire Denis’in geçtiğimiz aylardan bu yana Türkiye’de merakla beklenen son filmi High Life, festival seçkisinin en çok göze çarpan filmlerinden biri olmuştu. Denis’in tür sinemasıyla iç içe geçtiği ve bir bakıma kendi filmografisi içinde oldukça ayrı bir noktada duran son filmi, Denis’in yönetmenliğine aşina olan seyirciler için de farklı bir seyir deneyimi sunacağının ipuçlarını veriyordu.

High Life, bir babayla küçük kızının uzayın derinliklerinde seyir hâlinde olan bir araçtaki yolculuklarıyla başlıyor. Bu yolculuğun amacını filmin başlarında henüz çözemezken ilerleyen dakikalarda uzay aracındaki ‘mürettebatı’ tanıdığımız geriye dönüşlerle aslında onların içinde bulunduğu durumun/görevin içeriğini anlamaya başlıyoruz. Uzayın, maddenin, varlığın ve sonsuzluğun sınırlarına dair makro kozmos’dan mikro kozmos’a odaklanan anlatısıyla High Life, bugüne kadar bilimkurgu türünde tanık olduğumuz hikâyelerden farklı bir rota çiziyor böylelikle. Evrenin parçalarının varoluşa etkisini yine bu varoluş sorunun en büyük etik ikilemlerini yaşamak zorunda kalan insanlığın gözünden devam ettiren hikâyesiyle, aslında kendi küçük ve önemsiz dünyalarımızın kurduğu benzersiz hayatlara odaklanıyor. Doğumdan ölüme, yaşamın başlangıcından sonuna, varlıktan yokluğa uzanan bir yolculuk sunan Denis, bulunduğumuz ve yer kapladığımız noktaların özlerine odaklanıyor. Etkisi hâlâ süren travmalar, hayatlara mâl olmuş suçlar, anıları silinmeyen yüzler ve yaşamın sürekliliğinin neredeyse bir laneti olarak karşımıza çıkan genlerden, makro kozmos’un bireyin varoluş sorgulamasındaki yerine etki eden büyüleyici bir sorgulama alanı yaratıyor High Life. Evrenin özüne odaklanırken ses kurgusunun ve sinematografisinin de High Life’ın anlatısını güçlendiren en önemli etkenlerden olduğunu söylemeden geçmek imkânsız.

Grâce à Dieu | Yüzleşme

 François Ozon’un her yeni filminde kendini bir kere olsun tekrarlamayan hikâyeleri ve bu hikâyelerin içerikleriyle karşımıza çıkan biçimsel tercihleri onun sinemasının her daim dinamik ve yenilikçi kalmasını sağlıyordu. Ozon’un son filmi Grâce à Dieu, Fransa’da 1980-1990 yılları arasında Katolik Kilisesi içinde yaşanmış çocuk tacizlerine odaklanıyor ve Grâce à Dieu’da Ozon’un bu dinamik anlatısının izlerini bir kere daha görebiliyoruz.

Katolik Kilisesi’nin içinde yaşanan çocuk tacizleri daha önce birçok filmde yer almıştı. Aslına bakarsak Ozon bu filmde çok da farklı bir anlatı ortaya koyma derdinde de değil. Onun ilgilendiği nokta zamanında bu tacizlere maruz kalmış çocukların hikâyelerini ve hayatlarını görünür kılarak kendi içlerinde yarattıkları birliği sinema perdesine taşımak. 2010’lu yıllara geldiğimizde yetişkinlik hâlleriyle tanıştığımız bu insanlar, kendi travmalarıyla yüzleşmeye başlıyorlar bir bir. Ozon’un kendine has anlatısı da bu noktada ortaya çıkıyor aslında. Ana karakterlerimizin film boyunca değiştiği hikâye, onların kendi hayatlarının öznesi olma konumunu görünür kılarken; yine onların hayatını derinden etkileyen bir olayla bu insanların nasıl birbirlerine bağlandığını açıklar nitelikte bir yönetmenlikle karşımıza çıkıyor. Bununla birlikte pedofil pederin tutuklanması, yılardır almadığı cezayı alması ve bu tacizi göz ardı eden kilisenin cezalandırılması için bu insanların bir mücadele içine girmeleriyle birlikte, kamuoyu oluşturma ve birlikte doğrunun ve haklının gücünü ortaya koyma savaşı da başlıyor. Karakterlerin bu özne konumlarının bir zincire dönüşerek büyük ve güçlü bir topluluğa evrilmesi, Ozon’un anlatısıyla mümkün oluyor. Bir diğerini görünür kılan hikâyeler, gün yüzüne çıkamayan/ yeni yeni çıkmaya başlayan travmalar, karakterlerin yolculuğuyla eşleşiyor ve bu çok katmanlı yapı kilisenin tacizine karşı büyük ve güçlü bir simgeye dönüşüyor.

Paylaş!