Fourteen | On Dört

Amerikan bağımsız sinemasının çıkış noktası olarak sıklıkla John Cassavetes’in filmleri, özellikle de büyük ölçüde doğaçlama diyaloglarla çekilmiş ve New York sokaklarını anlatısının merkezine yerleştiren, 1958 tarihli ilk filmi Shadows işaret edilir. Aradan geçen uzun süre zarfında Amerikan bağımsız sineması olarak tanımlanan kavram, büyük şirketlerin bu alanda da kâr elde edebileceklerini fark etmelerinin de etkisiyle içi boşalmış bir hâle geldi. Bugün hangi filmin bağımsız, hangi filmin endüstriyel bir film olarak tanımlanabileceğini ayırt etmek neredeyse imkânsız. Bu noktada filmlerin üretim şekillerinden çok, taşıdıkları ruha bakmak daha makul bir tercih olarak görülüyor. Son yıllarda başta Safdie Kardeşler olmak üzere, bazı sinemacıların çabalarıyla hafif hafif yeniden belirmeye başlayan bu ruh, dünya prömiyerini 69. Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde yapan, Dan Sallitt imzalı Fourteen‘de de kendisini fazlasıyla hissettiriyor.

Yönetmen Dan Sallitt, adını daha önce pek duyduğumuz bir yönetmen değil aslında; Fourteen, yönetmenin dördüncü uzun metrajlı filmi. Lakin, taşıdığı genç ruhla ve daha da önemlisi şehirli gençlerin ruh hâlini yansıtmadaki başarısıyla bir anda yeni bir yönetmenin yükselişine işaret ettiğine dair bir algı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Film genel itibarıyla, bireysel özgürlüklerini kazanmış ve uzunca bir süredir yakın arkadaş olan iki kadının tekil hayatlarını ve bu hayatların birbirleriyle kesişim noktalarıyla ilgileniyor diyebiliriz. İlk bakışta çok farklı karakter özellikler gösteren bu iki kadının birbirlerinin hayatına bu kadar yakından temas edebiliyor oluşu film boyunca hafif bir şaşkınlık, ama bir yanda da gerçeklik hissiyatı yaratıyor. Çünkü arkadaşlık ya da dostluk denilen mevhum, kişilerin kişilik özelliklerinden olduğu kadar birlikle tecrübe ettikleri -olumlu ya da olumsuz- durumlar üzerinden şekillenir genellikle. Sallitt’in filmi de tam olarak bu fikir üzerine kurulu; ama iki ana karakterinin ilişkisinin kökenine inmek adına hiçbir noktada aceleci davranmıyor; anlatmak istediği şey kadar karakterlerin kendisine de alan açıyor. Bunu başarabilmesindeki en büyük etken de tıkır tıkır işleyen senaryosu. Neredeyse hiçbir noktada teklemek bu ustalıklı senaryo, yönetmenin zarif ve ayakları yere basan rejisiyle birleşince Fourteen, son yılların en nitelikli Amerikan bağımsızlarından birine dönüşüyor.

C’est ça l’amour | Gerçek Aşk

Daha önce Marie Amachoukeli ve Samuel Theis ile birlikte çektiği Party Girl filmine imza atan Claire Burger, C’est ça l’amour‘la ilk solo filmine imza atıyor. Bu film de tıpkı Party Girl gibi karakter odaklı bir drama. Filmin merkezinde çok sevdiği eşi tarafından terk edilen Mario var. Mario, yaşadığı ayrılık nedeniyle yeni bir hayata başlamak olduğunun farkında ama daha önce hiç tecrübe etmediği bu durum karşısından ne yapacağı karşısında son derece kararsız ve dolayısıyla tedirgin. Lakin, yaşananlar sonrasında bu adamın baş etmesi gereken tek sorun terk edilmenin verdiği kırgınlık değil; Mario artık ergenlik çağındaki iki kızına da kol kanat germek zorunda.

C’est ça l’amour, böylesine sıradan bir fikir üzerine kurumu bir yapım. Aslında başarısı da büyük ölçüde bu “sıradan”lığa yaklaşım biçiminden ileri geliyor. Karakterlerini, özellikle de Mario’yu esaslı bir dramanın ana karakteri yapmaya çalışmak yerine, onu anlamaya çalışıyor; ona ciddi anlamda şefkat gösteriyor. Yanlışına yanlış diyebiliyor, ama seyircinin ona karşı geliştireceği duyguları manipüle etmekten sonuna kadar imtina ediyor. Hayat Mario’yu dört bir yanından çekiştirmeye devam ederken, yönetmen Burger kamerasını onun kırık kalbinin yakınlarında bir yere konumlandırıyor ve oradan hiç uzaklaşmıyor. Bu da C’est ça l’amour’un son dönemin en dokunaklı aile dramlarından biri olmasını sağlıyor.

Paylaş!