Muere, monstruo, muere l Mahvol, Mahluk, Mahvol

Dağlık bir bölgede arka arkaya işlenen kadın cinayetlerini aydınlatmakla görevlendirilmiş polis memuru Cruz’un, yaşadıklarını idrak edebilme mücadelesine odaklanan Muere, monstruo, muere,  geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde ilk kez seyirci yüzü görmüştü. Arjantinli yönetmen Alejandro Fadel’in, kâbusvari bir atmosfer ve buna sürekli arka çıkan ağır bir tempo ile inşa ettiği film, kendini kolayca ele vermeyip muğlaklığa demir atan bir damardan. Bu haliyle David Lynch sinemasını çağrıştırmaktan hiç çekinmeyen yönetmen, hikayede önemli bir yer teşkil eden simetrik dağ görüntüleri konusunda da elini korkak alıştırmıyor ve Lynch’in Twin Peaks (1990 – 1991 ve 2017) ’ini akıllara getiriyor. Ancak Fadel, atmosferi benzer tutsa da biçim ve içerik olarak daha cüretkar ve agresif bir tavır takınarak, filmini korku janrına uygun bir hale sokmayı deniyor.

Bir kadının başının kesilerek öldürülüşüyle açılan film, yaratık ve hayalet göstermekten imtina etmeyip doğaüstü mecralara meyleden türden. Cruz, öldürülen sevgilisinin kocası David’in, bir canavarla telepati vasıtasıyla iletişimde olduğunu öğrenince, bu telepatik kâbus sarmalının tam ortasına çekiliyor. Tekrar eden geometrik şekiller, virüs gibi yayılan sözcükler, tekinsiz bir çevre, Cruz’un tuhaf dansları, üst üste binen ve iç içe geçen görüntüler gibi bilinçdışını oyuna davet eden öğelerle, bir nevi labirente dönüşüyor film. Ancak cinsel arzuları tehlikeli ve ölümcül bir yaratık olarak cisimleştirme kolaylığına kaçınca, gösterdiği imajların barizliği bir yerden sonra parlak anlara gölge düşürmeye başlıyor. Filmin kapalı anlatı tercihi ise, başlarda gizemi körükleme ve semantik bir düşünme egzersizi olma adına heyecan uyandırsa da; kendini sıkça tekrar ettiğinden olsa gerek, dakikalar geçtikçe filme yük oluşturuyor. Ayrıca kafa karıştırmaya çalışan ve filmi daha da içine kapatan yaklaşım, fazlaca hesaplıymış gibi hissettirdiğinden epey sentetik duruyor. Bu da haliyle, filme sıkılan bir kurşun daha demek oluyor. Biriken kusurlar koca bir dağ oluşturuyor. Fadel’in mesafeli kamerasıyla zirvede açtığı Muere, monstruo, muere,  bulduğu fikirleri kanırttıkça kanırtarak kendini vasatın kucağına bırakan bir kâbus; özgün olmaya çalışırken, elindekini kaybeden nahoş bir girişim olarak kalabiliyor nihayetinde.

Kraben rahu l Deniz Şeytanı

Bir vatoz türü olan manta vatozları, görünüşleri nedeniyle aynı zamanda deniz şeytanları olarak da anılırlar. Geçen sene Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde En İyi Film ödülü kazanan Tayland filmi Kraben rahu, adını bu deniz canlılarından alıyor. Balıkçılıkla geçinen bir genç adamı izlediğimiz filmin açılış kısmında, kamera bazen arkadan, bazense tam karşıdan bir takipçi konumuna geçerek, balıkçının günlük rutinine davet ediyor izleyiciyi.

Hikâyenin ilk kırılma anı, balıkçının ormanda bulduğu yaralı bir mülteciyi, karısı tarafından terk edildikten sonra yalnız yaşamaya başladığı evine alması oluyor. Hiç konuşmayan, belki de dilsiz olan bu adamı hayatına dahil eden balıkçı, ona bildiği her şeyi öğretmeye çalışıyor. Yönetmen Phuttiphong Aroonpheng’in yavaş bir ritimle akan filminin yönü, balıkçının bir gün seferden dönmemesiyle yine değişiyor. Genç adamın bıraktığı yerden onun hayatını yaşamaya devam eden mülteci, balıkçının eve dönmeye karar veren karısı Saijai tarafından da hiç yadırganmıyor. Hatta Saijai, dilsiz mültecinin saçını, kocasının saç rengine boyayarak, iki erkeği tek bir düzleme indirgiyor, aynılaştırmaya çalışıyor. İşte bu hamleler Kraben rahu‘yu politik olduğu kadar, bir ikame etme, yerine koyma filmi de yapıyor. Aroonpheng, karın tokluğuna çalışan bir balıkçının ya da hayatta kalma mücadelesi veren bir mültecinin minör hikâyesinin, özneden koparılarak, sadece balıkçı ve mülteci gibi sıfatlarla anlatıldığı günümüze bir ayna tutuyor adeta. Mesele, gündelik işlerde çalışmaya ya da yokluk içinde yaşamaya gelince, kimliğinin bir önemi kalmaz, demek isteyen, kibirli bir üst bakışı işaret ediyor bir nevi. Söylemini pekiştirmek için de, Saijai dışında hiçbir karakterin adını geçirmiyor filmde, mülteci ise balıkçının ona verdiği isimle anılıyor. Kişisel olandan yola çıkarak takındığı politik tavrını, göze sokmadan incelikli bir biçimde çizen Aroonpheng, hem bu yönüyle, hem de sakin bir ritim tercihiyle, ister istemez Tayland sinemasının medarı iftarı Apichatpong Weerasethakul’u hatırlatıyor.  

İzleyiciye meydan okuyan temposu ve kartlarını kapalı oynayan anlatım dili ile herkese göre olmadığını en baştan deklare eden Kraben rahu, bu taleplerine yanıt verebilenler için, renkli led ışıklarla bezeli renk paletinden oluşan görsellik ve kimliksizliğe dair, kitabın tam ortasından konuşan, oturaklı bir yaklaşım saklıyor içinde.

 

Paylaş!