Yuva

Emre Yeksan’ın ikinci uzun metrajı Yuva, belki de ileride sinemamızın en iyileri arasında adını anacağımız yönetmenin yeni ve sağlam bir adımı. Her şeyden kaçıp ormanın içindeki bir kulübede yaşamayı seçen Veysel ve onu oradan çıkartmak için şehirden gelen kardeşi Hasan’ın yavaş yavaş soyutlaşan hikâyesinde hem Türkiye tarihine hem de doğa-insan ilişkisine dair söylecekleri var Yeksan’ın. Veysel’in her ne kadar doğanın ortasında, huzurlu bir yaşamı varmış gibi görünse de üzerinde dolaşan helikopterler ve ormanı yavaş yavaş parselleyen devlet aygıtı onun mazbut yaşamına doğrudan müdahale eder. Orman, filmin diyalogsuz ilk bölümünde bir sakinliği, huzuru temsil ederken sonrasında kaçılması gereken, klostrofobik bir hâl almaya başlıyor. Fakat ormanın içinde, daha doğrusu derininde bulunan yeni bir yuva hem Veysel’in hem de kardeşi Hasan’ın bir bakıma günlük gerçekten azade olmasını sağlıyor. İki kardeşin birer insan olarak başladıkları yolculukları zamanla bitkilere, ağaçlara ve nihayet ormana yakınsayan, onlarla hemhal olmuş inorganik bir yapıya bürünüyor. Filmin gerçek anlamda soyutlaştığı “yuvaya inme” anları baskının, haksızlığın ve tüm bunlara zemin hazırlayan gündelik gerçekliğin bitip, çocukluk hatıralarının başladığı bir kaçış çizgisine kapı aralıyor. Ne çizilen ağaçlar, ne de polisin ormanın içine bile attığı gazlar hiçbirimize yabancı değil. Kişiselden çokluğa, bireyden evrensele sağlam köprüler kuran film soyutlaşan anlatısına rağmen, nihayetinde ormanın içinde yalnız kalmanın/kalamamanın bile politik bir mesele olduğunu gösteriyor. Yuva, anlatısında ve görsel stratejisinde aldığı tüm riskleri sonunda avantaja çeviren ve talepkâr yapısına rağmen nihayetinde seyircisini ödüllendiren bir film.

Les Confins du Monde | Dünyanın Sınırında

Robert Tassen, abisinin intikamını almak için Fransız ordusuna yazılıp Çinhindi’nin bitmek bilmeyen ormanlarında sadece adını duyduğu bir gerilla liderinin peşine düştüğünde Les confins du monde’ün intikam soslu bir savaş filmi olacağını düşünebiliriz. Ama yönetmen Guillaume Nicloux’nun çok daha başka dertleri var. Tassen, her daim bir yabancı gibi göründüğü askeri koloni içinde hep şaşkın hep “benim burada ne işim var?” der gibi dolaşmaya başladıkça filmin minvali de değişiyor. Kanın gövdeyi götürdüğü bir savaşın içinde her gün hafızasına kazınan bir ölüme şahit olan Tassen, yerel bir randevu evinde tanıştığı Mai’ye aşık olduğunda ise savaştan bile beter bir durumun içinde buluyor kendisini. Şiddet ve delilik arttıkça dengesini kaybeden Tassen, aşkına da ne yaparsa yapsın bir karşılık bulamayınca bölüğünü Çinhindi’nin derin ormanlarının içinde hiç bitmeyecek bir yolculuğa sürüklüyor. Onca şiddetin, deliliğin içinde aşk uğruna parçalanan bir karakter ilk bakışta fazla romantik görünse de Nicloux özellikle teknik becerisiyle, dengeli bir tonda hissettirmeye çalıştığı her şeyi; aşkı da, savaşı da, şiddeti de, kıskançlığı da kusursuz bir şekilde görselleştirmeyi başarıyor.

Paylaş!