MADELINE’S MADELINE | MADELINE MADELINE’İ OYNUYOR

Bağımsız sinemanın yakın takipçilerinin ilgiyle karşıladığı iki sarsıcı uzun metrajın ardından, yaptığı sinemanın sınırlarını tanımış ve karakterleştirmiş bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor Josephine Decker. Üçüncü uzun kurmacası Madeline’s Madeline, kendisinin bir genç yetenekler sanat performansında Helena Howard’ın monologuna rastlamasının ardından şekillenmiş. Howard’ın tek kişilik performansından büyülenen Decker, hem kahraman hem de başrol olarak genç aktrisi filminin merkezine oturtuyor. Madeline karakteri de tıpkı Helena Howard’ın kendisi gibi ehlileşmemiş yeteneğe sahip genç bir ‘sahne canavarı’. Annesiyle birlikte yaşayan ve henüz 17 yaşına basacak olan Madeline’in en büyük tutkusu oyunculuk ve bunun dışında kalan her şey hastalıklı bir bulanıklığa sahip. İlaçlarla desteklenen bu bulanıklığın etkisi altında film, kimlik edinmenin en sancılı döneminde genç bir kadının yüzler ve aynalar arasındaki kostüm provasına dönüşüyor. Decker’in, Butter on the Latch (2013) ve Thou Wast Mild and Lovely’de (2014) sergilediği akıcı kurgu üzerinden savruk anlatı Madeline’in hikâyesine deyim yerindeyse cuk oturuyor. Elektra’dan Persona’ya hatta Black Swan’a dek tanışık olduğumuz noktalara dokunan metnin -her ne kadar öyle anılsa da- tam olarak bir büyüme hikâyesi olduğunu söylemek zor. Sadece kahramanı ergenlik çağında olan ama akan zamanı dışarıda bırakmış kurguya sahip, içe odaklanmış ve herhangi bir gelişimle ilgilenmeyen klostrofobik bir film bu. Decker’ın yönetmenlikte en olgun performansını sergilediğini rahatça söyleyebilsek de, Madeline’s Madeline’in diğer işlerinin yanında en risksiz ve reaksiyon odaklı işi olduğunu da belirtmek gerek.

CONTES DE JUILLET | TEMMUZ MASALLARI

Contes de juillet, birbirinden bağımsız iki küçük Temmuz öyküsünden oluşuyor. Locarno’dan ödüllü 2013 yapımı Tonnerre ile tanınan Fransız yönetmen Guillaume Brac iki perdelik bu sıcak masalında seyircisini 2016 Temmuz’unda Paris’e götürüyor. “Pazar Arkadaşı” adını taşıyan ilk öykü, Lucie ve Milena adında iki genç kadının bir eğlence tesisine yüzmeye ve pikniğe gittikleri bir günlerini kapsıyor. Birlikte keyifli zaman geçirirlerken Jean adındaki genç tesis görevlisinin ısrarlı tanışma çabası sonucu iki arkadaşın hafta sonu planları beklediklerinden biraz daha farklı geçiyor. Aynı Temmuz güneşinin altındaki ikinci öykü “Hanne ve Milli Bayram” ise 14 Temmuz Bastille Günü kutlamalarıyla başlıyor. Burada da, ülkesine dönmeden önce Paris’teki son günü olan Norveçli öğrenci Hanne’yle ve çevresinden gördüğü tacize varan yoğun ilgiyle tanışıyoruz. İki öykünün de, yeni insanlarla tanışma anları üzerine inşa ettiği benzer yapı Eric Rohmer filmlerinin dokusunu hatırlatıyor. Üçüncü kişilerin dahliyle ancak değişebilen, kırılabilen, gelişebilen ve belki de hatırlanır kılınabilen anların basit ve tevazu sahibi sunumu filmin en hatırda kalır, şahsına has özelliği. İlişkiler üzerine sıcak öyküler izlemek kendi başına büyük bir zevkken Brac’ın üstesinden geldiği tertemiz anlatıcılık beraberinde takibi kolay fakat sindirmesi zaman isteyen sahneler bırakıyor. Ayrıca film her ne kadar tatlı bir piknik sepeti gibi gözükse de izlediğimiz öykülerin uzandığı noktalar, gelenekselleşmiş erkek tacizi ve terör gibi konuların etrafında dolaşıyor. Contes de juillet, kadın protagonistleri üzerinden arkadaş olmak, yabancılaşmak, flörtleşmek, tanışmak gibi farklı aşamalarıyla ilişkiler üzerine tam bugüne ait taze bir yaz masalı.

Paylaş!