EX LIBRIS: THE NEW YORK PUBLIC LIBRARY | EX LİBRİS: NEW YORK HALK KÜTÜPHANESİ

Frederick Wiseman ilk belgeseli Titicut Follies’den (1967) bugüne, kurumların ve onların uygulamalarının görünürlüğü adına bir yönetmenlik anlayışı biçimlendirdi. Kamerasını kişilere, kurumlara ve duruma bir müdehale aracı olarak kullanmaktan kaçınan ve tabiri caizse durumun içinde salınan bu yapı, kurumların varoluşlarına dair zaman ve mekân değişkenini bir arada yöneten ve gösteren bir anlatı sundu her seferinde. Mekânın doğasına dair bir tavır geliştiren yönetmenliği, bu doğanın kendi yapısı dahilinde toplumla nasıl etkileşime girdiğini açığa çıkardı böylelikle. Yönetmenin son belgeseli Ex Libris: The New York Public Library’de de mekânda salınma ve toplumu aynalama adına oldukça işlevsel bir anlatıya rastlıyoruz. New York’un en büyük kütüphanesi olan ve 1895 yılından bugüne şehrin birçok yerinde farklı şubeleriyle halkın bilgiye erişimi için büyük önem arz eden bu kurumun toplumla olan bağına bakıyor olmak, kitapların arasında gezinmenin ötesinde bir deneyim yaşatıyor izleyenlere. Kurumun şehirle olan bağının hangi alanlara uzandığını, kütüphanenin toplantı salonları eşliğinde takip edebilyor; ardından bir panele katılıp Yahudi cemaatinin şarküteriyle olan bağı hakkında Ted Merwin’in konuşmasını dinleyebiliyoruz. Bilginin sınırsızlığını, yine aynı sınırsız alan içinde bizlere aktarmayı seçiyor Wiseman. Öznenin kütüphane değil bilgi almaya gelen insanlar olduğunun altını çizerek gerçekleştiriyor bunu. Ex Libris: The New York Public Library, bir şehrin yaşıyor olduğunun bir kurum çerçevesinde nasıl görünür kılındığına dair bir yönetmenlik dersi sunuyor.

MY GENERATION

Michael Caine anlatıcı rolünü üstlenerek kameranın karşısında 60’lardan 2010’lara bir köprü kuruyor. Zamanın elçiliğini yaptığı bu görev My Generation’ın anlatı yapısının da merkezinde duruyor. David Batty’nin son belgeseli gençliğin değiştirdiği zamanın peşine düşmekle yükümlü. Gençliğin belirli bir zamana sıkışıp kalmadığını, bir kavram olarak sürekli nefes aldığını dinamik anlatısıyla seyircilere göstermeye hevesli, heyecanlı bir yönetmenlik çerçeveliyor My Generation’ı. The Who’dan, The Rolling Stones’a, Marianne Faithfull’dan The Beatles’a uzanan yolculuk İngiltere’nin muhafazakar yapısı içinde sınıfların konumunu da sorguluyor bir yandan. Ses çıkaran gençlerin, devrimin peşinde olan bir neslin yaptıklarını ve değiştirdiklerini kronolojik olarak bir bir sıralarken, dönemin ruhunu besleyen görüntüleri de belgeselin arka planına konuşlandırıyor. Monty Python eşliğinde üst, orta sınıf ve işçi sınıfı ayrımına baktığımız sahneler Doğu Londralı gençlerin kahkahalarını ve şevklerini görünür kılıyor. Michael Caine de bir nevi bu kahkahaların temsili olarak perdede bizlerin gözlerinin içine bakar konumda. O zamanın gençlerinin bakışı şimdiki gençlere uzanabilsin diye oyun gücünü kullanarak bir temsil sunuyor. O zamanı, kendi arkadaşlarını koca bir topluluğun muhafazkar yaşlılar tarafından hor görüldüğü bir dönemde kendi kozalarını yırtıp bir yaşam inşa ettiklerini anlatırken gençliğin bir hâletiruhiye olduğunu da söylüyor seyircilere. Ve seslerle, şarkılarla, cümlelerle o günün gençleri bugünün ve yarının inşaasını sunuyor My Generation’la.

Paylaş!