OBSCURO BARROCO

Kamerasını Brezilyalı ikonik kuir figürü Luana Muniz’e doğrultup bir insanla bir şehir arasından kurulabilecek paralelliklerin peşine düşüyor yönetmen Evangelia Kranioti bu ikinci belgeselinde. Rio de Janeiro görüntüleri üzerine konuşurken dinliyoruz Muniz’i. Burayı hem cennet hem de cehennem gibi bir şehir olarak tanımlıyor, peşine de ekiyor: “Burası arınmanın şehri”. Yönetmen şehrin hem aydınlık, cıvıl cıvıl festival anlarına hem de karanlık arka sokaklarına yer veriyor belgeselinde. Bunu tercih, sesiyle ve görüntüyse filmin her anına nüfuz eden Luana Muniz’in varlığıyla birleşince bireyin ve şehrin iki yönlü yapısının güçlü bir tasvirine dönüşüyor. Bu his, Muniz’in Rio de Janerio’yu bir travestiye benzetmesiyle tavan yapıyor. Doğanın kurallarını yıkıp kendini yeniden yaratabilecek cesaret ve coşku; sürekli bir tehdit altında yaşamak zorunda olmanın verdiği tedirginlik… Evangelia Kranioti’nin görsel ve işitsel tercihleri bu temayı şiirsel, bir o kadar da rüyavari bir deneyime evriltiyor. İkilikler üzerine kurduğu yapıyı son kertede belgesel ve kurmaca arasında sağladığı dengeyle en üst seviyeye taşıyor. Belgesel ve kurmaca arasındaki çizgi muğlaklaştıkça Obscuro Barroco’nun sunduğu nadide deneyim, hipnotize edici bir hâl alsa da kapanışta Muniz’in filmin çekimlerinin tamamlanmasından kısa bir süre sonra hayatını kaybettiğini öğrendiğimizde, yine bilincin sert zeminine çakılıyoruz. Bu şehirde, bir travestinin bünyesinde cenneti de cehennemi de görüyoruz, arınıyoruz.

DISOBEDIENCE | İTAATSİZLİK

Önceki filmi Una mujer fantástica’yla (Muhteşem Kadın, 2017) Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı’na uzanan Şilili yönetmen Sebastián Lelio, toplumun genel yargılarıyla ters düşen kadınlara odaklanmayı seven bir sinemacı. Şimdilik başyapıtı olarak niteleyebileceğimiz Gloria’da (2013) toplumun yaşı geçkin kategorisine sıkıştırdığı ama bu kalıbın dışına coşkuyla taşan bir kadın vardı odakta. Una mujer fantástica’da ise ana karakter trans bir kadındı. Son filmin merkezine de İngiliz Yahudi cemaatinin gölgesindeki lezbiyen bir aşkı alıyor. Ronit’in, cemaatin ileri gelenlerinden olan babasının ölümü üzerine uzun süredir yaşamakta olduğu New York’tan dönüşüyle geçmişe gömülmeye, geride bırakılmaya çalışılan tutkular yeniden alevleniyor. Baskısı altında yaşadığı inanç sisteminin etkisiyle duygularından arınmış gibi görünen, kadınlık vazifelerini sisteme boyun eğerek sürdüren Esti’nin kapalı perdeleri açılıyor bu dönüşle, yüzüne yeniden güneş vurmaya başlıyor. Lelio’nun karakterlerine mesafeli yaklaşımı, Ronit ve Esti arasındaki geçmişe dayanan tutkuların, mevcut şartlar altında yavaş yavaş yeniden var olmaya çabalamasını aktarma noktasında çok kullanışlı. Soğuk tonların ziyadesiyle baskın olduğu görüntü yönetimi, karakterlerin altında yaşamak durumunda olduğu tutucu anlayışın varlığını sonuna kadar hissettiriyor. Son düzlüğe girene kadar soğuk ve sert bir atmosferin hüküm sürdüğü güçlü bir yönetmenlik ortaya koyuyor Lelio. Fakat sonrasında, tüm karakteri kucaklamak arzusuyla yüzyıllar süresince inşa edilmiş baskıcı din kurumunun bile aşk karşısında ansızın esneyebileceği gibi naif bir söyleme savrulup, kurduğu güçlü anlatıyı kendi üstüne yıkıyor. Lelio hâlâ yönetmenlik becerilerini sunarken zorlanmıyor ama Disobedience’la tam olarak ne söylemek istediğine karşı kafası çok karışık ya da gereğinden fazla saf ve iyi niyetli.

Paylaş!