TWARZ | YÜZ

Dünyanın en yüksek İsa heykelinin dev gölgesi altında ilerleyen bir film Twarz. Polonya’nın Świebodzin kentinde bulunan bu heykelin yapımında işçi olarak çalışan Jacek, bulunduğu kasabanın içinde epey ayrıksı bir yerde duruyor. İnsanların kiliseye gitmekten başka bir aktivitede bulunmadığı, varlarını yoklarını dünyanın en yüksek İsa heykelini yapmak için harcadıkları kasabada, giydiği Metallica tişörtleri ve aynı grubun yüksek volümlü şarkılarını dinleyerek takılan Jacek, bir nevi ruh eşi olan Damara ile tanışıp sevgili olunca sıkıcı hayatında nefes alacak bir yer bulur. İşler tam yoluna girmişken geçirdiği ağır bir kaza ise her şeyi değiştirir ve kazanın ardından Jacek, geçirdiği yüz nakli ile bambaşka bir insana dönüşür. Jacek, kızkardeşi hariç çevresindeki herkesin yargılayıcı bakışları altında toparlanmaya çalışırken başta annesi ve sevgilisi olmak üzere birçok insanın bıraktığı gibi olmadığını fark eder. Yönetmen Małgorzata Szumowska, zaman zaman flulaştırdığı karakterler, geniş doğa manzaraları ve komedi ile dramı dengelediği sahnelerle hep bir masal havasının peşinden koşuyor. Jacek karakterinde acılar çeken, ihanete uğrayan ve bir nevi yeniden doğan İsa’yı cisimleştirirken, güya İsa’yı temsil eden kilisenin içler acısı haline ise darbeler indiriyor. Kendisi yardıma muhtaç durumdayken dev İsa heykeline tüm paralarını harcayan kasaba halkının, annesinin ve sevgilisinin aşağılamalarına rağmen gülümsemesini kaybetmeyen Jacek, bazen bir şeytan bazen ise bir canavar muamelesi gördüğü kasabayı terk ettiğinde ise beyazperdeye yansıyan en sıra dışı seküler karakterlerden birine dönüşüyor.

THE RIDER

The Rider’da da bir kaza sonucu hayatı değişen genç bir adamla tanışıyoruz: Brady. Bir rodeocu olan Brady, bir gösteri sırasında attan düşüp ağır yaralanır. Kendine geldiğinde ise tek isteği yeniden atların üstüne dönmektir. Ama aldığı yara beyninde bir hasara yol açmıştır ve yeniden rodeo yapması ölmesiyle sonuçlanacak kadar tehlikelidir. Tüm oyuncuların amatör olduğu ve kendini canlandırdığı The Rider, tümüyle melankolinin ritmiyle hareket eden bir film. Brady’nin en büyük tutkusundan uzak kalması, eski günlerine dönmek için çabalaması ama sürekli bir engelle karşılaşması hep aynı hüznün adımlarıyla ilerliyor. Yönetmen Chloe Zhao pastoral manzaralar eşliğinde bir tablo gibi tasarladığı filminde başkarakterini derinden kavramayı, onun mutsuzluğuna, melankolisine seyirciyi ortak etmeyi başarıyor. Hiç acelesi olmayan bir tempoyla Amerikan kırsalında bir yolculuğa çıktığımız film, at sırtında olmaktan başka bir yaşam düşleyemeyen Brady’nin ve çevresinin adeta bir dökümanterini sunarken kurduğu görsel dünya ile hikayesini sapasağlam bir zemine oturtmayı başarıyor. Tüm oyuncularından aldığı saf performans ile yukarıda bahsettiğimi dökümanter biçimi daha da güçlendiren yönetmen, bazen Terrence Malick bazen ise John Cassavetes’e saygı duruşunda bulunurken, kendi damarı olan, özgün ve muazzam bir yapıt yaratmayı da ihmal etmiyor.

Paylaş!