TRANSIT | TRANSIT

Yitip giden bir ömrün izine bir şehirde ne kadar daha rastlanabilir? Geçtiğimiz bir sokağa düşen gölgemiz ya da bastığımız topraktaki ağırlığımız ardımızda ne kadar daha kalır? Bir boşluğu bekleyen, bir boşluğu arayan hatta zaman zaman o boşluğu giyen kahramanların öykülerini anlatan Christian Petzold için bugüne kadar mırıldandığı melodiyi şakıma vakti! Anna Seghers’in 1944 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan Transit, bizzat bu boşlukların yol görevi gördüğü geçişler hakkında. Orijinal eserde Seghers’in Amerika’yla Avrupa arasında çizdiği yatay boşluğun coğrafi bir geçişi temsil ettiğine dikkat çeken Petzold, bir nevi baştan yaratmak diyebileceğimiz bu uyarlamasında karakterlerini ve olay örgüsünü değiştirmeden geçmişle günümüzü bağlayan dikey yönde yeni bir boşluk ekliyor. Zaman üzerinde bir geçişe tekabül eden bu boşlukla birleştiğinde dünün hikâyesinin de bugünsüz anlatılamayacağını sezebiliyoruz ancak. Aynı anda yarının ve dünün beklendiği Marsilya limanı, arkada bırakılan öyküdeki adamın içine girmek için kapısında beklediği cehenneme bu kadar benzerken bu boşlukları dolduramayan, geçişlerden geçemeyen, unutamayan ve gidemeyen ruhlar başka nasıl görünür kılınabilirdi? Seghers’in Transit’ini, 2014’te kaybettiğimiz belgeselci ve yazar Harun Farocki ile otuz yıllık tanışıklıkları boyunca senede en az bir kere birlikte baştan okuduklarını söyleyen Petzold bu sebeple bugüne kadar birlikte yazdıkları tüm senaryoların bir şekilde Transit’e dayandığına değiniyor ve yakın dostunun ardında bıraktığı boşluğu kariyerinin ve belki de zamanımızın en ince anlatılarından biriyle kutsuyor.

KORPARNA | KUZGUNLAR

Geçtiğimiz sene prömiyerini yaptığı Toronto’dan beri gösterildiği festivallerden ödülle dönen Kuzgunlar, 1970’lerin ikinci yarısında İsveç’in kuzey bölgesinde bir çiftlik evinde yaşayan küçük aileye misafir ediyor bizi. Aslında fotoğrafçı olarak tanınan ve çektiği kısa filmlerin ardından ilk uzun metrajına kolları sıvayan Jens Assur’un anlatmayı tercih ettiği öyküyse çok da uzak olmadığımız bir baba-oğul ilişkisi. Önce neredeyse tüm çiftlik işlerini tek başına üstlenen baba Arne’yi tanırken henüz ergen yaştaki Klas ile aralarındaki mesafe dikkatimizi çekiyor.  Ailesinden miras aldığı bu çiftlik evini ve toprağı işlemeyi bir aile görevi olarak gören Arne’nin oğlu Klas’ın da yakın zamanda kendisinden devralıp işleri sürdüreceğine kuşkusu yok. Hem de Klas’ın bunun konusu her açıldığında istemediğini söylemesi ve geleceğiyle ilgili farklı planlarından bahsetmesine rağmen. Kuzgunlar da biraz da bu noktayla ilgileniyor. Her ne kadar aksinden bahsetse bile oğlunun bu aile kaderinden kaçamayacağına adı gibi emin Arne. Çünkü bu hep böyle olmuştur onun gözünde. Gerekirse onu kendi çabalarıyla dahi bu aile mirasını sürdürmeye mecbur bırakmayı kafasına koymuş. Toprak üzerindeki erkek iktidarının kuşakları bağlayan gelenekleri, aile içindeki ilişkiyi ve toplum tarihi nasıl değiştirebildiğini açık eden çok basit ve isabetli bir hikâyeye sahip film. Özellikle Klas’ın ait olduğu 1970’ler gençliği, geçen on yılda toplumsal bir farkındalık kazanmış ve seçebilme, karar verebilme ya da hayır diyebilme hakkı olduğunun bilincinde bir kuşağı temsil ederken, filmin isminin de hatırlattığı işçi sınıfı klasiği Kvarteret Korpen’deki (1963) baba-oğul ilişkisini anmamak mümkün değil.

Paylaş!