Andrew Haigh’in 45 Years’ın (45 Yıl, 2015) sonrasında bizleri karşıladığı son filmi Lean on Pete, geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nden beri merak ettiğimizin filmlerin başında geliyordu. Haigh’in şimdiki zamanda sıkışıp kalmış durumdan geçmiş ve geleceğe dair yol çizecek damarları yakalayan anlatısı, temas ettiği her konuda kendine has üslubuyla perdeye yansıyor. Lean on Pete, Charley Thompson’ın yolculuğuna odaklanırken, onu bağlı bulunduğu zamanın ve mekânın içinden çıkarıp kendi benliğiyle bağlantı kurabilecek yeni kesişim noktaları arıyor film boyunca. Bu yolculuğun her durağı, Haigh’in yarattığı atmosferle birlikte ağır ve can yakan anları beraberinde getiriyor.

Babasıyla birlikte Portland’da yaşayan Charley 15 yaşında sessiz, sakin bir genç. Kendine yeten pozitifliği içinde, babasına olan sevgisiyle yaşamına devam eden Charley’nin etrafına yaydığı tüm bu iyi niyete zıt bir şekilde gelişen hayat mücadelesi mevcut. Yalnız başına kalmak durumunda olan Charley’nin babası dahil tutunacağı kimsesi yok. Onun varlığıyla manevi olarak anlam bulan varoluşu bir noktadan sonra yerini bir boşluğa bırakıyor; ama kabuğunu kırması için bu boşluğa ihtiyacı var Charley’nin. Geçimini sağlaması için bir at çiftliğinde işe giren Charley, patronunun da onun azmine güvenmesiyle düzenli denilebilecek bir çalışma temposuna erişiyor. Atları yarışlara hazırlayan bu çiftlikte, diğer atlara göre daha ürkek olan Lean on Pete’in bakım sorumluluğunu alan Charley kısa zamanda onunla bağlarını güçlendiriyor. Duygusal bir temasla içinde bulunduğu durumla ortaklık kurduğu Pete, onun için bir yarış atından daha fazla şey ifade ediyor. Evin ne olduğu, nerede olduğu, geleceğin nerede saklandığı, onun nelerin beklediği belirsiz Charley için. Hırçın ama aynı zamanda vakur atların yarışa hazırlandığı gibi bir sonraki adımın ne olacağına dair ürkekliği taşıyor o. Pete’in onu bulması da kendini aynalaması açısından oldukça önemli. Koşabileceği, kaçabileceği bir başlangıç noktasına ihtiyacı var Charley’nin. Bu nokta da Pete’le beraber beliriyor. 15 yaşında yeniden doğmak için çabalayan bir gencin önünü göremediği geleceğe doğru koşuşunu resmediyor esasen Haigh. Sonunu göremediğimiz araziler, ıssız yollar ve şehrin ışıklarını uzaktan gördüğümüz ama ulaşıp ulaşamayacağımızı bilemediğimiz sınırlar boyunca yola devam etmenin değil yolda devinmenin ne demek olduğunun altını çiziyor. Nefes alma kaygısını hissettiren her an Charley’nin yola devam etmesi gereken bir işaretçi oluyor film boyunca. Pete ve Charley’nin yollarının ayrıldığı nokta da Charley’nin gerçek anlamda tek başına nefes almayı öğrenmesi adına can yakıcı bir noktaya temas ediyor. Yalnız doğup yalnız ölen insanın tüm hayatına atılan bakışın izi var Lean on Pete’de. Yaşamak için ortaya çıkan içgüdülerin ortaya koyduğu benliğin katmanlarına rastlıyoruz yolculuk boyunca. Kararlı, ürkek ve en önemlisi yalnız. Haigh’in bizlere yansıttığı dünya, yolun sonunda birine ulaşsak bile dönüp arkamıza baktığımızda tek başımıza olduğumuzu hissettiren hayatın soğukluğuna dair bir dünya. Ve bu anlatı aynı zamanda, her şeyin sonunda aynı mağrurlukla durabilmenin ağırlığını yönetmenliğiyle hissettirebilmenin eseri.

Lean On Pete, yönetmenin önceki filmlerinden bugüne her seferinde çıtasını bir üste taşıyan anlatısını bizlerle buluşturuyor. Uzun zaman unutamayacağımız ve kalbimize yediğimiz yumruğun ağırlığını sorgulayacağımız anları da hediye ediyor böylece.

Paylaş!