MATANGI/MAYA/M.I.A.
M.I.A. 2012 yılında Madonna’ya eşlik ettiği Super Bowl devre arası şovunda kameraya orta parmağını gösterip gündemin tepesine oturduğunda üç tane başarılı albüm yayınlamış, hem Oscar’a hem Grammy’ye aday gösterilmiş kariyerinin zirvesinde bir müzisyendi. Steve Loveridge imzalı belgesel Matangi/Maya/M.I.A. Sri Lanka asıllı sanatçının hikâyesini iç savaşın hüküm sürdüğü bu ülkede geçen çocukluğundan başlayarak dünyanın en çok izlenen canlı yayınlarından birinde o sansasyonel hareketi yapmasına varan süreci anlatıyor. M.I.A. dünyanın en büyük müzik festivallerinde sahneye de çıksa, popüler dergilerin kapaklarını da süslese o bildiğimiz, medyayla arasını her zaman iyi tutmaya çalışan pop yıldızlarından biri değil. İlk gençliğinde hikâyelerini, çekeceği belgesellerle anlatmanın hayalini kuran ama sonrasında sözünü müzik tutkusuyla birleştirerek söylemeyi seçen tavizsiz bir sanatçı. Aktivist ruhunu, ülkesindeki Tamil Direniş Hareketi’nin kurucu babasından miras alan M.I.A., kariyerinin hiçbir anında geçmişiyle bağını koparmayan ve ülkesindeki soykırımdan mültecilere kadar politik düzlemdeki sözünü her daim en yüksek sesle söyleyerek var olmuş bir isim. Matangi/Maya/M.I.A. de bu etkileyici kariyeri, çoğunluğu amatör videolardan oluşan kayıtlardan faydalanarak, tıpkı sanatçının kariyeri gibi bütünlüklü bir dille aktarmayı başarıyor. Zamanda ileri geri atlamalar yaparak, çağımızın en parlak müzikal zihinlerinden birinin, medya tarafından istenmeyenler listesine eklendiğini kaydını tutuyor. Bunu yaparken de Batı’nın hem siyasi kurumlarının hem de medyasının “öteki”ler konusundaki iki yüzlü tutumunu açık ediyor. Tıpkı Matangi ismiyle doğan, politik sebeplerle mülteci olarak Londra’ya geldiğinde Maya olan ve M.I.A adıyla müzik dünyasını sallayan bu cesur kadının hayatının her aşamasında yaptığı gibi.

THE GREENAWAY ALPHABET | GREENAWAY ALFABESİ
Güncel sinemanın en özgün ustalarından Peter Greenaway, bu kez kameranın arkasında değil, önünde. Usta yönetmenin sanatın birçok farklı dalında eserler veren eşi Saskia Boddeke, dağıtım şansı yakalayan bu ilk filminde kamerasını Peter Greenaway ve 15 yaşındaki kızları Pip’in sanat üzerinden kurdukları ilişkiye çeviriyor. The Greenaway Alphabet, adının ilk anda düşündürdüğü gibi sadece Peter Greenaway üzerine bir belgesel değil. Yönetmen Boddoke, henüz sanatı tam anlamıyla kavrayamayacak yaşta olduğunu düşündüğü kızı için bir belge bırakmak istiyor bu çalışmasıyla. Yaşı ilerleyip geriye dönüp baktığında babasının ne kadar kıymetli bir sanat insanı olduğunu kavrayabilmesini, onu daha yakından tanıyabilmesini istiyor çünkü. Şu an 76 yaşında olan Peter Greenaway’in 80 yaşında geldiğinde, o yaşta bir insanın artık yaşayacak bir şeyi kalmayacağını düşündüğünden (bu fikrinde ne kadar ciddi olduğunu bilemesek de) hayatına son vermeyi planladığını göz önünde tutarsak gayet makul bir çaba. Greenaway gibi sinemanın sınırlarını, yedinci sanatın tamamen hikâye anlatıcılara bırakılmaması gerektiğini söyleyecek kadar zorlayan provokatif bir yönetmeni belki de ilk kez mahremini bu kadar açan, kendi filmlerinde genel geçer kuralların dışına çıkarak kullandığı kamerayla ilişkisini sıcak tutan bir şekilde görüyoruz. Film boyunca alfabenin harflerinin çağrıştırdığı kelimeler üzerine baba ve kızın ettiği sohbetler, sinema açısından güçlü bir tatmin vermese de hem böyle bir ailenin ilişkisine tanıklık etmek hem de Greenaway gibi bir ismin filmler, ölüm, çocuklar ve daha bir sürü şey üzerine samimi fikirlerini duymak heyecan verici.

Paylaş!