Dogman | Dogman

Gomorrah (2008) filminin “Martin Scorsese sunar” başlığıyla gösterilmesi ile birlikte Matteo Garrone, sinema dünyasının ilgi odağı yönetmenlerinden birisi olmayı başarmıştı. Asıl soru, yeni bir City of God (Tanrı Kent, 2002) olarak gündeme gelen filmden sonra yönetmenin aynı başarıyı koruyup koruyamayacağıydı. Sonrasında çektiği iki uzun metrajda da beklentileri karşılayamamış olsa da son filmi Dogman sayesinde Gomorrah ile edindiği itibarı yeniden kazanabileceğini söyleyebiliriz.

Ücra bir kasabadaki Dogman adlı dükkanında köpeklerin bakımını üstlenen Marcello (Marcello Fonte), bir yandan kızıyla ilgilenirken diğer yandan da mahalledeki herkesin nefret ettiği kokainman arkadaşı Simoncino (Edoardo Pesce) ile baş etmeye çalışmaktadır. Marcello, mahallelinin sevdiği ve güvendiği bir esnaf olsa da despot Simoncino ile olan mücadelesi bu sevgi ve güvenin de son bulmasına sebep olacaktır. Bir hırsızlığı üstlenen ve dostu için hapis dahi yatan Marcello, Simoncino ile olan arkadaşlığına son vermesi gerektiğinin farkına varır ve bu onu ağır sonuçlar doğuracak olan bir karar almaya iter. Seyirci tarafından kaderine acınacak bir karakter yaratan Garrone, Sofokles’in Kral Oidipus’unu anımsatan bir olay örgüsü çizer. Tragedyanın izleyicilerinin oyunun başından itibaren Oidipus’un kaderini fark etmeleri gibi Dogman’ın seyircileri de Marcello ile tanıştıktan kısa süre sonra karakterin kaderiyle ilgili acı dolu tahminler üretmeye başlar. Oidipus’un tragedya sonunda gözlerine bıçak saplaması gibi Marcello da seyirciyi -Aristoteles’in tabiriyle- katharsis duygusuyla dolduracak bir son biçer kendisine. Dogman, insanlık tarihinin en eski öykülerinden birisini yeniden ele alan ve soluksuz izlenecek bir anlatı.

leave no trace 2018 ile ilgili görsel sonucu

 Leave No Trace l İz Bırakma

Yaşadığımız çağı kabaca bir düşünelim; çevreci eylemlere karşın fabrikaların dumanları tütüyor, metropol hayatı tüm şikayetlerine rağmen ondan kopamayan insanları parçalamaya devam ediyor… Bu kısır döngü etrafında şekillenen Kelly Reichardt, Debra Granik gibi yönetmenlerin filmleri, sinemanın gücünü kullanarak insanları bu realizmin derinine iterek içlerinde yaşadıkları çağı dışarıdan bir gözün, kameranın yardımıyla insanlara gösteriyor.

Debra Granik’in son filmi Leave No Trace (İz Bırakma, 2018), Irak Savaşı gazisi olan ve travma sonrası stres bozukluğu (PTSD) ile mücadele eden Will’in ve on üç yaşındaki kızı Tom’un insanlıktan uzakta sürdürdükleri yaşamlarını seyirciye aktarmakta. Portland, Oregon’daki uçsuz bucaksız bir parkta çadır kurmuş olan baba ve kızın hayatlarının bir şikayet üzerine mahvolması ile başlayan film, ikiliyi yeni bir ev arayışına itecektir. Öncesinde devlet onları bir yere yerleştirmiş olmasa da bir toplumun bireyi halinde yaşamayı asla kabullenemeyen Will, ne kızının bir okulda eğitim alması fikrine de ne de elektriği, televizyonu olan bir evde yaşamayı kabul edecektir. Devletin onları yerleştirdiği kulübeden kaçarak ev arayışlarına devam etseler de bu çaba, Will’in yaralanmasıyla sonuçlanacaktır. Karavanlarda yaşayan bir komün tarafından yardım edilip kabul görseler de Will’in insanlıktan uzakta sürdürmek istediği yaşam ile Tom’un vakit geçirmek istediği insanlarla bir araya gelmeye başlaması, bir iz bırakmadan hayatlarını sürdürmeye çalışan ikilinin de kendi içinde çatışmaya başlamasına sebep olur. Granik’in bir röportajda “istekler ve ihtiyaçlar üzerine bir film” diye tanımladığı Leave No Trace, tüketim alışkanlıklarını on üç yaşındaki kızıyla ilgilenmeye çalışan savaş gazisi bir baba üzerinden anlatarak seyircisini film boyunca bambaşka duygulara ve düşüncelere itmekte. Reichardt, Granik gibi yönetmenlerin sinemaya en iyi katkıları da bu duygu düşünce selini doğaya dayanarak anlatmaları olsa gerek.

Paylaş!