The Favourite | Sarayın Gözdesi

Yorgos Lanthimos, 1995’ten bugüne yönetmenlik kariyerinde kendine ait dilin yapısını ve yapboz gibi hikâyelerinin varacağı sınırları ustalıkla geliştirdi. Yönetmenin geniş kitlelerce de tanınmasına vesile olan ve özellikle 2005 yapımı Kinetta’dan bu yıla uzanan grift hikâyeler, hem Lanthimos’un sinemada biçim yönünden farklılık yarattığının sinyallerini verdi hem de güncele dair sarf edilen sözlerin ötesinde görülmesi ve duyulması gereken nüansları sinemanın imkânları dahilinde geliştirmeye olanak tanıdı. Bu yılın en gözde filmlerinden olan ve 75. Uluslararası Venedik Film Festivali’nden beri övgüyle söz edilen son filmi The Favourite onun hem hikâye yapısı kurmadaki hem de teknik anlamında ustalığını açıkça gördüğümüz bir anlatı sunuyor. Oyuncu kadrosunun göz alıcılığı bakımından da merakımıza mucip olan filmin geçtiği döneme ve dönemi arka plana alıp değindiği noktalara getirdiği bakış açısı The Favourite’in önemini perçinliyor. 18. Yüzyılda monarşinin çatısı altında iktidar ilişkilerine dair kurduğu atmosferi üç kadın karakter çevresinde şekillendiren The Favourite, Kraliçe Anne (Olivia Colman), devlet işlerinde söz sahibi ve onun en yakın arkadaşı olan Lady Sarah (Rachel Weisz) ve saraya sonradan gelen Lady ünvanını yıllar önce ailesi yüzünden kaybetmiş, Sarah’nın emriyle sarayın hizmetçisi olan Abigail (Emma Stone) etrafında dönen bir oyuna sahne hazırlıyor. Bu üç kadının hem devlet yönetimine hem de kendi hayatlarına dair çizdikleri yollar Lanthimos’un kurduğu dünyada perspektifin ve ışığın işlevini de bir başrol gibi konumlandırırken, ışığın ve gölgelerin zıtlıkları altında birleşen karakter çatışmaları, mevcut düzenin riyanın yıkıcılığını birbirlerine attıkları paslarla sarayın her noktasında görünür kılıyor. İktidarın işlevini, erkek egemen monarşik yapının gölgesinden kurtarıp bambaşka bir bakış açısıyla farklı sorgulama kanalları açan Lanthimos, kullandığı lensleri de bu durumla doğru orantılı ele alıp geniş planlar ışığında parçalanmış bir yapbozun tüm parçalarını seyircilere sunarak, bu parçalardan üç farklı bütün çıkarıyor. Anne’in, Sarah’nın ve Abigail’in hem parça hem de bütünün cevaplarını kademe kademe sunduğu The Favourite, dönemin tavrına geliştirdiği eleştirel yapıyla Yorgos Lanthimos’un en güçlü anlatılarından biri.

 

Under The Silver Lake | Gölün Altında

David Robert Mitchell’in şimdilik üç uzun metrajla sınırlı ama söylem yönünden zenginliği dağları tepeleri aşan filmografisi, yönetmenin tür sinemasıyla ilişkisini göz önüne aldığımızda sinemanın kendisiyle oynanan bir oyun gibi. Sinemanın iletişim aracı olma işlevini, bu yedinci sanatın başlangıç noktasından, geçirdiği duraklara kadar göz önüne alan ve sinema dilinin kendisini macguffin olarak kullanan bir yapı çıkıyor karşımıza onun filmlerinde. Mitchell’in Under The Silver Lake’in öncesinde kalbimizi çalan 2014 yapımı korku filmi It Follows (Peşimdeki Şeytan), korku türünün kodlarını film boyunca bir gizem unsuru olarak kullanıp türün yarattığı kalıpları bu türe karşı bir savunma mekanizması olarak geliştiriyor, aynı zamanda korku alt türü olan slasher filmlerin haritasını çıkartarak bugünün bakışının geçmişi nasıl gördüğüne dair görünmez bir zaman çizelgesi ortaya koyuyordu. Anlatısının postmodern yönleri sinema dilinin geçmişten bugüne taşıdığı kimi kuralları/kodları, bugünün diliyle kırıp yeni kodlarla birlikte harmanlayarak çok katmanlı bir tür sineması sunuyordu bize. Under The Silver Lake de tam olarak bu yapının üzerine oynayan bir yönetmenliğe sahip. Hollywood’u ve şifreleri merkezine alan film, gerçeklik algısını sorgulamamıza sebep olan başkarakter Sam’in izinde (Andrew Garfield), bir ipucu toplama yolculuğu başlatıyor. İşaretlerini haritaların, eskide kalmış anıların, şarkıların, filmlerin, insanların ortasında konuşlanan Hollywood rüyası kendi kendini ciddiye almayı çoktan bırakmış bir dünyanın kendini ciddiye almayı görev edinmiş savunucularına karşı açtığı bir savaşın portresi gibi karşımıza çıkıyor. Bu savaşı en çok ciddiye alan Sam ise, büyüsü bozulmaya yüz tutmuş dünyanın gerçeğin peşindeki neferi gibi; lâkin gerçeğin ne olduğunun bile sorgulandığı bir dönemin neferi olmak ne kadar akıllıca orası meçhul. Mitchell bu meçhul geçmişin ve muğlak geleceğin ortasında, pop kültürün göstergeleri eşliğinde bir kara komedinin taşlarını sıralarken Sam’i de bu taşları toplamaya çağırıyor bir nevi. Yine korku türünün kodlarını ustalıkla tersyüz ettiği ve film tarihine dair özellikle Hitchcock’tan referanslarla bezeli sekanslarında Amerikan sinemasının tarihine tekrar tekrar dönüp baktığı anlatısıyla Under The Silver Lake yılın en ilgiye değer filmlerinden.

Paylaş!