Un Couteau dans le coeur | Kalpteki Bıçak

Yann Gonzales’in ikinci uzun metrajı olan Un couteau dans le coeur (Kalpteki Bıçak, 2018), 1979 yılının Paris’ini mesken tutuyor. Oyuncularına dadanmış bir seri katilden muzdarip olan porno film yapımcısı Anne’nin mücadelesini konu alan film, altın çağını 70’lerde yaşayan giallo türünü hortlatıyor. Türün klişeleri stilize bir görsellikle açılıştan itibaren ekrana doluşmaya başladığında, izlenen şeyin bir parodi mi, yoksa kendini ciddiye alan demode bir slasher mı olduğundan emin olmak mümkün olmuyor. Ancak zamanla hikaye ağırlığını “saygı gösterme” hanesine doğru yasladıkça, bahsi geçen muğlaklığın bile bilinçli adımlardan kaynaklandığı fark edilebiliyor.  Gelgelelim detaycılığıyla göz dolduran bir çalışma olarak başlayan film, bu yapısını sonuna dek korumayı başaramıyor maalesef. Süre ikinci yarı için işlemeye başladığında, o ana kadar birbirleriyle harika bir ahenk içerisinde paslaşan klişeler, iletişimlerini kaybediyor. Bundan beslenen ve filme sirayet etmiş olan gizem hissiyatı, zorlama bağlantılarla zedelenmeye başlıyor. Senaryo beklenmedik bir hızla ivme kaybediyor. Giallo klasiklerinde genellikle, eline bıçağı alan şahsın kimliğinin açığa çıkması sürpriz bir son teşkil ederken, burada işler böyle yürümüyor ve kim olduğuna dair tohumların oldukça geç serpildiği bir karaktere emanet edilen zayıf bir çözülme anıyla final, tatmin edicilik anlamında hiç de yüz güldürmüyor. Daha iyi hazırlanılsa daha enfes bir seyir zevki sunacakmış gibi görünen film, bu haliyle dalından erken koparılmış gibi bir tat bırakıyor.

Gonzales, dört tarafından pürüz akan filminin her sekansının aslında planlı olduğuna izleyiciyi en başta ikna etmeyi başarmışken, arka arkaya almaya başladığı vasat kararlarla, inşa ettiği dünyadan hem soğutuyor, hem de filme dair düşüncelerin gözden geçirilmesine neden oluyor. Ancak yapmayı denediği şey için bile bir şans verilmeyi ve takip edilesi yönetmenler listelerine girmeyi kesinlikle hak ediyor.

 

We the Animals | Biz Hayvanlar

İlk gösteriminin yapıldığı Sundance Film Festivali’nden sonra, bu yılın Moonlight (2016)’ı olarak anılmaya başlayan We The Animals (2018), onlu yaşların başındaki üç erkek kardeşten en küçüğü Jonah’ı takip eden bir büyüme öyküsü. Belgeselci geçmişinden getirdiği bazı numaraları, büyüme filmlerinin olmazsa olmazlarıyla entegre etmeyi denediği ilk kurmacasıyla Jeremiah Zagar, ortaya görsel ve işitsel yönü yüksek, oldukça nitelikli bir iş çıkarıyor. Niyeti, Jonah’ın ötekiliği ve kendini keşfe çıkmasıymış gibi görünmesine rağmen, problemli anne-baba ilişkisinin, çocukları nasıl etkilediğini hissettirmeyi deneyen film buruk bir yoldan akmayı tercih ediyor çoğunlukla. Çocukların şahitlik ettiği her sıkıntılı olay, büyümenin yönünü de tayin etmiş oluyor bir anlamda. Ancak Zagar, ekranda gösterdikleri için, doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi işaret etmekten özenle kaçınarak, filmini sentetik bir hale dönüşme tehlikesinden koruyor. Bu ilişki biçimi yerine, yaşadıklarıyla ne yapacaklarını ilk etapta bilemeyen, fakat bunları iç dünyalarında biriktirerek ve işleyerek adım adım büyüyen çocuklar fikrini öneriyor. Bu da karakterlerine yoğun bir gerçeklik hissi katıyor. Jonah’ın defterine çizdiği resimleri temel alan animasyonlar ve kurduğu hayallerden oluşan büyülü gerçekçi sahneler ise; Jonah’ın sıkışmışlığına, öfkesine ve korkularına vakıf olabilmeyi seyirci nezdinde kolaylaştırırken, bir yandan da anlatıya hareket kazandırıyor. Ancak iyi işleyen görsel fikirlerle bezeli kendine has bir kulvardan koşmasına karşın, kurduğu atmosfer ve ele aldığı konu itibarıyla Moonlight (2016) gibi oldukça güçlü bir çalışmayı çağrıştırması filmin, ileride tozlu sayfalar arasında kalma ihtimalini akıllara getiriyor ne yazık ki.

 

 

Paylaş!